Sancılıyız. Çile ve ızdırap içindeyiz; ama olacak bunlar. Çünkü bir millet doğuyor. Tabiî ki böyle bir doğumun sancısız olması düşünülemez. Nasıl bir anne doğum öncesi çocuğunu dokuz ay karnında taşıyor. –Karında yük taşımak, sırtta yük taşımaktan farksızdır herhâlde. Hatta daha da zordur?– Anne o çocuğun, yiyeceği-içeceği, giyimi-kuşamı, sıcağı-soğuğu vs. her şeyine dikkat etmek zorundadır. Ta ki çocuğuna zarar verilmesin. Yani anne, hayat programını çocuğuna göre yapar, çocuk yörüngeli bir hayat yaşar. Ve doğum mevsimi gelince de sancı üstüne sancı çeker. İşte aynen öyle de şimdilerde bir millet yeniden doğuyor. Elbette ki bunun da kendine göre sancıları olacaktır.
Evet, gerek doğum öncesi ve gerekse doğum esnasında elbette bir kısım çileler, ızdıraplar söz konusu olacaktır ve olmalıdır da. Ancak burada bir hususu hatırlatmak istiyorum: Keşke bu çile ve ızdırapların kaynağı sadece husumet ehli olsaydı!.. Keşke.! Ama gel gör ki aynı yolda yürüdüklerimizden de bu kervana katılan olunca, diyecek bir şey bulamıyoruz. Diller lâl kesiliyor ve gözyaşı pınarları birden kuruyuveriyor. Ne yapalım şimdi? Bir zamanlar birilerinin dediği gibi “Dost vefadan, düşman cefadan usanmaz.” vecizesini “Dost da düşman da cefadan usanmaz.” şeklinde mi değiştirelim? Yoksa işi gerçek yörüngesine oturtmak için hep beraber, el birliğiyle seferber olup bir kere daha gayret mi gösterelim.
Karar sizin.!
* * *
Kâfirin kâfirliğini yapmasını hiç yadırgamıyorum da, mü’minin çeşitli sebeplerle, kâfir sıfatlarına takılıp kalmasını hazmedemiyor ve buna bir türlü mânâ veremiyorum. Evet, bir müessese içinde iki insan birbirinin hizmetini engelliyorsa, kâfir olmasalar bile, kâfirlik yapıyorlar demektir. Hırsları, kaprisleri, haset ve kıskançlıkları sebebiyle başkalarına çelme takıyorlarsa kâfirlik yapıyorlar demektir.