İçeriğe geç

Hâlbuki Kur’ân’ın ifadesiyle verilen borçtan kat kat fazla olarak insana sevap kazandıran, bir ahiret yatırımı olan karz-ı hasen, Kur’ân’ın konu edinerek üzerinde hassasiyetle durduğu bir sistemdir.263 Elinde imkânı olan herkes, kapısına gelen muhtaç kimselere ya hibe ya da karz-ı hasen olarak yardımda bulunacak ve borç verdiği takdirde verdiği miktarın dışında bir fazlalık beklemeyecektir. O, bu fazlalığı, her şeyi kudret elinde evirip çeviren Zat’tan (celle celâluhu) bekleyecektir. Çünkü o, yapılan yardımları çok daha fazlasıyla sahiplerine iade edecektir. Kullarından vermelerini O talep ettiğine göre, mutlaka onları memnun edecektir.

Çok faziletli ve insan onurunu da gözeten karz-ı hasen müessesesi, basit dünyevi hesaplara kurban gitmemelidir. Bu yüzden mü’min bu konuda çok hassas olmalıdır. Zira Kur’ân, iman edenlere şöyle hitap eder:

وَتَعَاوَنُوا عَلَى الْبِرِّ وَالتَّقْوَى وَلاَ تَعَاوَنُوا عَلَى الإِثْمِ وَالْعُدْوَانِ وَاتَّقُوا اللّٰهَ

“İyilik ve takvada birbirinize destek olun, günahlarda ve başkalarının hukukunu çiğnemede değil. Allah’tan korkun!”264 Hayır veya şer adına bir işe sebebiyet vermenin, en az o fiili yapanınki kadar sevap veya günahı vardır.

Sosyal hayatta tefeciliği kabul etmek, fakiri kendi dertleriyle baş başa bırakmak demektir. Bu ise, Allah’ın rahmaniyet ve rahimiyet sıfatlarına zıttır. Çünkü Allah (celle celâluhu), bir taraftan zengine mal-mülk verirken diğer tarafta fakiri de kollamakta, nimetlerinden aynı ölçüde istifade imkânı bulamayanları da zekât, sadaka, karz-ı hasen gibi müesseselerle himaye etmektedir. Anadolu tabiriyle, zengine yan çıkıp fakiri problemleriyle baş başa bırakmak, Allah’ın umumi icraatına muhalif bir tavırdır.

167