Zekât, Allah’la irtibatı ciddi ve sağlam tutmanın bir ifadesidir. Her şeyden önce insan, ibadetlerinde başını secdeye koyup, سُبْحَانَ رَبِّيَ الْأَعْلَى“Senin şanın ne yücedir! Seni bütün noksanlıklardan tenzih ederim.” dediğinde, bir kudsî hadis-i şerifin ifadesiyle, Allah (celle celâluhu) ona yaklaşır ve onun gören gözü, işiten kulağı, tutan eli.. olur.191 Aynı şekilde, hâlis niyeti ortaya koyup, canın yongası dediğimiz malını gerçek sahibine vermekle kulun ulaşacağı mertebeleri kestirmek de mümkün değildir. Bu ancak, gizli-açık her şeyin ortaya döküldüğü ahiret gününde belli olur.
Bu yönüyle zekât, malı-mülkü, hakiki mâlik ve melikine iade etmek suretiyle ebedileştirmenin adıdır. Bununla insan, sahip olduğu mülkü yeri ve zamanı geldiğinde tereddütsüz verebildiğini göstermekte ve kalben dünyayı terk ettiğini anlatmaktadır.
A. Zekâtın Ferde Kazandırdıkları
Zekât, çok yönlü bir ibadettir; onunla fertler, bir taraftan vazifelerini eda ederlerken, diğer taraftan da maddî ve mânevî birçok arızadan korunmuş olurlar. Zekâtın ferde kazandırdıklarıyla ilgili şunları söyleyebiliriz:
1. Veren Açısından
Dünya tohum atma yeridir. Atılan tohumun hasadı, ahiret yurdunda gerçekleşecektir. Bu dünya cehd, hasbilik ve diğergâmlık yurdu olmasına mukabil, bu civanmertliklerin karşılığının eksiksiz verileceği yer ise ahirettir.
Mal kelimesinin –bir tevcihle– “meyl”den türediği düşünülecek olursa, ona fıtrî bir meyille bağlı bulunan insan, canının yongası malından tasaddukta bulunduğunda, Allah’ın bizden istediklerini, nefsinin arzu ve isteklerine tercih etmiş olacaktır. Böyle bir tercihin mükafatı ise ancak görüldüğünde anlaşılabilecek bir değere sahiptir.
Böyle bir tercihle eda edilen zekâtın, onu verene kazandırdıklarını birer başlık altında şöyle sıralamamız mümkündür: