Görüldüğü gibi kendi elimizle kendimizi tehlikeye atmamıza sebep olarak gösterilen mesele, Allah yolunda infakta bulunmayışımızdır. Bu ise, Allah yolunda maddî-mânevî cihaddan geri durup benlik merkezli bir hayatın tercih edilmesinin insanı ve toplumu nasıl büyük bir tehlikenin kucağına ittiğini göstermektedir.
Kendilerine zekât verilecek yerler arasındaki tek bir sınıfın bile ihmalinde ciddi tehlikeler zuhur eder. Bu tehlikelerin hemen ilk etapta akla gelenleri, sınıflar arasındaki mesafenin büyümesi neticesinde anarşinin hâkimiyeti, düşmana karşı hazırlıklı olamama ve bunun neticesinde de caydırıcı gözükememedir. Böyle bir toplumun başkalarının iştahını kabartacağında ise şüphe yoktur. İnfak düşüncesi yerleşmemiş toplulukların, düşmeleri durumunda tekrar ayağa kalkmaları ve kaybettikleri mücadele ruhunu yeniden kazanmaları ise çok zordur.
Anarşi ve huzursuzluğun en önemli sebeplerinden birisi, hiç şüphesiz ki aristokrat sınıfın sorumsuzca yaptığı aşırı harcamalardır. Bunların yaşadığı lüks ve şatafatlı hayat, toplumun bir kesimini anarşiye sevk etmekte ve böylece cemiyetteki huzuru dinamitlemektedir. Zira bu tarz yaşam, muhtacın iştahını kabartmakta ve zenginin malına nefretle baktırmaktadır. Bu ise fakirin, zengini bulunduğu konumdan alaşağı etmek için her türlü hareketi meşru görmesine sebep olmaktadır.
Evet, muhtaç insanların gecekondularda hayat sürmesine mukabil, zenginin mevsimlik ev değiştirmesinin veya fakirlerin evlerine servis araçlarında balık istifi gitmesine karşılık, zenginlerin son model arabalarla dolaşmasının işçiyi tahrik etmeyeceğini düşünmek, hayatın ne demek olduğunu bilmemenin ifadesidir.
İşte fakirin, serveti sebebiyle kendisine düşmanlık beslediği zengin, elinin altındaki servetinden vermek suretiyle fakirin yüzünü güldürecek ve böylece onun nefretini muhabbete çevirecektir. Kendisine öfkeyle bakan insana semahat ve inayet elini uzatmakla zengin, onunla kardeş olduğunu hissettirecek ve mübarezede tebessüm eden adam gibi kin, nefret ve düşmanlığa galip gelecektir.