İnsan kendine düşeni yerine getirdiği sürece melek de kendisiyle alâkalı vazifesini bihakkın eda edecektir. Ancak insan herhangi bir hata ile onların geleceği yolu tıkar, onların gireceği menfeze set çekerse, geliş ve gidişleri belli daire ve prensiplere bağlı o melekût âleminin kutlu sakinleri, artık gelmez olur ve ayaklarını keserler.
Neticenin böyle bir hüsranla noktalanmaması için, bulunduğumuz zaman ve zeminin yümün, bereket ve sağanak sağanak yağacak rahmetten mahrum kalmaması, beşerin kendine düşen vazifeyi yerine getirmesiyle çok ciddî şekilde ve yakından alâkalıdır. Onun için biz de sözün burasında, yer yer onun vazifelerine dikkat çekerek mevzuu hem meleklere hem de bize ait yönleriyle terkipleyip takdime çalışacağız.
İnsan şu meşhergâh-ı âlem ve enâmda (varlığın sergilendiği âlem), Cenâb-ı Hakk’ın sanatlarını müşâhede ederken, kalb gözü açık olarak yaşamalı, bir arı gibi dolaşmalı, konduğu her çiçekten bir hüzme almalı ve onunla bir mârifet peteği örmeye çalışmalıdır. O ancak böyle yaptığı takdirde ahiret saadetinin temelini daha dünyada iken atmış olacaktır. İşte bunun içindir ki Abdullah b. Revâha, yakın dostlarının elinden tutup: “Gel biraz iman edelim!”125 diyordu.
Sen de, kalbin Allah’tan uzaklaştığı, kuruduğu, donduğu ve yozlaştığı dakikaları hatırladıkça, kalbi hüşyâr bir mü’minin elinden tut, “Gel kardeşim, gel camiye gidelim de, biraz iman edelim!” Yani, Rabbimizi hoşnut edelim. Mürde gönlümüze hayat üfleyelim. Sönmüş, pörsümüş hissiyatımızı, duygularımızı yeniden canlandıralım. Ta o, ilham-ı ilâhiye olarak gelen esintilere, mârifet ve muhabbet-i ilâhiye deryasından gelen dalgalara mâkes ve sahil olabilsin.
Dipnotlar
- 125 Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 1/230, 2/132, 3/265.