Muğire İbn Şu’be bunu Müslüman olduktan sonra anlatır. Bundan anlaşılmaktadır ki, gösterilen reaksiyon, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) şahsına karşı değildi. O’nun getirdiği mesaj ve davaya karşıydı. Efendimiz kırk yaşına kadar sıdk, emniyet ve iffet ile serfirâz olarak yaşamış bir zat olduğundan, âyetin sonundaki إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ “Eğer davanızda sadık iseniz.” fezlekesi de gayet latif düşmektedir. Aslında O’nun, ondan sonraki misyonunu sürdürmek için kendini kabul ettireceği en mühim husus da sıdk ve emanetle serfiraz kılınmış olmasıydı.
Allah Resûlü, Cenab-ı Hak (celle celâluhu) tarafından kendilerine gönderilen bir peygamber olduğunu, elindekinin de Allah kelâmı olduğunu ve O’na uyduklarında, ebedî olan bir saadete mazhar olacaklarını haber veriyordu. Kur’ân-ı Kerim de O’nun sıdkını vurguluyor ve inanmayanlara şöyle buyuruyor: “Siz bugüne kadar O’nu sâdık tanıdınız. Şimdi bu husus, sıdkın temsilcisi işte o zatla ortaya konuyor.. ve sizin sâdık bildiğiniz o zat size çok hayati şeylerden bahsediyor. Siz ise aksini iddia ediyorsunuz. Mantıken birbirine zıt iki meselenin ikisinin de doğru olması mümkün değildir. Zıddeyn (iki zıt) içtima etmez. Bunlardan birinin butlanı zâhir olunca, diğeri sıdk olarak zuhur edecektir. O, “Ben sadıkım.” diyor; siz de öyle diyordunuz ama şimdi O’nu tekzip ediyorsunuz; öyle ise Kur’ân-ı Kerim’in mislini getirin, sıdkınızı gösterin ve tenakuzdan kurtulun.”
فَإِنْ لَمْ تَفْعَلُوا وَلَنْ تَفْعَلُوا فَاتَّقُوا النَّارَ الَّتِي وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُ أُعِدَّتْ لِلْكَافِرِين “Şayet bunu yapamazsanız ki, asla ve kat’a yapamayacaksınız. O zaman, tutuşturucu yakıtı, insanlar ve taşlar olan Cehennem’den sakının. Çünkü o, böyle kâfirler için hazırlanmıştır.”