Buradaki “ه” zamiri ya Kur’ân-ı Kerim’e râci, ya da Efendimiz’e râcidir. Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) râci olması âyetin muhtevası itibarıyla pek müsait gibi görünmüyor. Çünkü âyette Kur’ân-ı Kerim anlatılıyor ve muhteva onun üzerine dönüyor. Ancak zayıf bir ihtimal dahi olsa مِثْلِه’deki zamirin Efendimiz’e ircasında da ayrı bir nükte söz konusu olabilir. Allahu a’lem, buna göre şöyle denmiş olur: “Haydi hem Kur’ân gibi bir kitap hem de Nebi-yi Ümmî gibi bir zattan benzerini getirin.” İşin hakikatini Allah bilir.
وَادْعُو : دَعَا – يَدْعُو fiilinden emr-i hâzırın müzekkere hitap çoğuludur ve “çağırın” demektir.
شُهَدَۤاءَ da شَهِيد’in çoğuludur. Bu da hâzır ve gören demektir. Yani olup biten vakalara nigehbân, işin içyüzünden haberdar, önde gelenleriniz, sürekli vesvese veren şeytanlarınız, bilgin dessaslarınız... gibi çağıracağınız her kim ve ne varsa hepsini çağırın demektir. Çağırın da içinizde bir ukde kalmasın.
دُونَ kelimesi فَوْقَ’nın zıddıdır ve aşağı demektir. Vâkıa, burada غَيْر mânâsına gelmektedir ama bir mânâsı itibarıyla فَوْقَ’ya nispetle alt ve aşağı demek olan bu kelimenin seçilmesi, Allah’tan gayrı her şeyin daire-i ulûhiyete nispeten dûn olmasına işaret eder.
صَادِقِينَ : صَدَقَ - يَصْدُقُ fiilinin ism-i fâilinin çoğuludur, “doğrular, doğru sözlü kimseler” demektir ve “yalancılar” mânâsına gelen كَاذِبِينَ’in zıddıdır. Kökü olan sıdk (doğru), vâkıa mutabık olan şeye; kezib (yalan) ise vâkıa mutabık olmayana denir. Sıdk-kezib meselesine diğer bir yaklaşım da, konunun muhatabın kanaatine göre değerlendirilmesi hususudur.