Aslında Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem), hayatının büyük bir bölümünü yani kırk yaşına kadar olan kısmını bu toplum içinde sıdk u sadakatle serfirâz olarak geçirmiş bir mübeccel şahsiyetti. Hiç kimse, O’nun hilaf-ı vâki bir beyanda bulunacağına ihtimal vermezdi. Kur’ân-ı Kerim bunu ifade sadedinde فَإِنَّهُمْ لَا يُكَذِّبُونَكَ وَلٰكِنَّ الظَّالِمِينَ بِاٰيَاتِ اللّٰهِ يَجْحَدُونَ “Onlar Seni yalanlamıyorlar, onlar, Allah’ın âyetlerini inkâr ediyorlar.” (En’âm sûresi, 6/33) buyurur. Nitekim İbn İshak, Meğâzî’sinde bu meseleyle alâkalı bir hususu anlatırken, Muğire İbn Şu’be’den şunu nakleder: Ebû Cehil ve Muğire İbn Şu’be bir gün Mekke sokaklarında yürürlerken karşılarına Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) çıkar ve bu fırsatı değerlendirip onlara peygamberliğini anlatır. Ebû Cehil demagojilerle bunu reddeder. Ancak Efendimiz ayrılıp gittikten sonra Muğire İbn Şu’be’ye şöyle der: “Ben biliyorum ki, O doğru söylüyor. Ama ben şunu hazmedemem: Benî Kusay –Efendimiz’in kabilesi– dediler ki ‘Mekke-i Mükerreme’de hicâbe (Kâbe’nin perdedârlığı ve anahtarlarını elinde bulundurma) bizde, nedve (Müslümanlıktan evvel Kureyş’in belli hususları müzakere için toplandığı yer) bizde, livâ (sancak) bizde, sikâye (Kâbe’yi ziyarete gelen hacıların sularını tedarik etme) bizde…’ Hepsini kabul ettik ama bir de kalkar nübüvvet bizde derlerse işte ben bunu çekemem.”[2]