Sâniyen, her biri birer deha olan Hazreti Ebû Bekir ve Hazreti Ömer gibi kimselerin ve Huzur-u Risalet-penahiye geldiklerinde O’nun okuduğu âyetlerin ihtişamı karşısında büyülenen A’şâ, Hansâ gibi –Hassan İbn Sabit’in iki mısralık şiirinde sekiz yanlış bulan bir kadındır– şair ve ediplerin evlad u iyâllerini, mal u menallerini terk ederek Aleyhissalâtü vesselâm’ın yanlarında yerlerini almaları, aklen ve mantıken, Kur’ân-ı Kerim’de herkesi büyüleyen ve cezbeden bir câzibenin olduğunu gösterir. Bütün bunlardan başka, Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) Kur’ân’la getirdiği esaslar ve prensipler, şahsî ve içtimaî hayatın bütün dertlerine derman olmuş ve o devirdeki anlayışın çok fevkinde içtimaî problemlere çözümler sunmuştur. Tecrübe ile sabittir ki, bir insan bu kabîlden küçük bir meselede dahi, pek çok tekrarat ile ele alıp tecrübe etmeden kat’i bir şey söyleyemez.
İşte bu da göstermektedir ki, binler defa tecrübe edilmiş gibi muhkem kaziyeler hâlinde ortaya konan Kur’ânî hakikatlerin Hazreti Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) gibi ümmi bir insanın dimağından çıkması mümkün değildir.
Sâlisen, –yine İşârâtü’l-İ’câz’da Üstad Bediüzzaman Hazretleri’nin de ifade ettiği gibi– bir zat düşünün ki, elinde bir kitap var ve bu kitap kendinden evvel gelmiş-geçmiş kitapların ittifaklı meselelerinde onlara omuz veriyor, ittihad ediyor. İhtilaflı meselelerinde de sulhkarâne aralarını buluyor. Tartışma mevzuu olan meselelerde tam bir hakemlik yapıyor. Evet, işte böyle bir durumda anlaşılır ve inanılır ki, bu zata Allamü’l-guyûb olan Allah her şeyi öğretiyor ve o da böylece geçmişteki bütün bu kitapları derinliğine ariz ve amik biliyor.