عَلٰى عَبْدِنَ : Daha önce de üzerinde durduğumuz عَبْد kelimesi, “kul” demektir. Cenab-ı Hak, Zât-ı Ulûhiyet’ine izafe etmek suretiyle, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) vazife itibarıyla konumunu hatırlatıyor ve nübüvvetiyle beraber O’nun Allah’ın bir kulu olduğunu ihtar sadedinde, “Kulumuz” tabirini kullanarak O’nun yüksek konumunu işaretliyor.
فَأْتُو kelimesi أَتٰى – يَأْتِي’den gelir ve emr-i hâzırdır. أَتٰۤى أَمْرُ اللّٰهِ “Allah’ın emri geldi.” (Nahl sûresi, 16/1) âyetinde de görüldüğü gibi bu fiil “gelmek” mânâsına lâzım (geçişsiz) bir fiil olmasına karşılık, buradaki gibi ب harf-i cerriyle müteaddî yapıldığında “getirmek” anlamına gelir.
سُورَةٍ : Sur kelimesi de sûre ile aynı kökten gelir. “Mahfuz, mahsur bir yer” demektir. Her bir Kur’ân sûresi kendi başına yarı istiklaliyeti hâiz olduğundan, kelime, âdeta müstakil bir sur, bir kale içinde olma gibi bir anlam taşımaktadır. Kur’ân-ı Kerim’in âyetlerine necm de denir. Tıpkı uçsuz bucaksız nebülözler, galaksiler gibi… Bunlar da bir yönüyle bir sisteme bağlı, diğer yönüyle ise müstakildirler. Mesela Samanyolu içinde Güneş sistemimiz böyledir; bir bakıma müstakil olmasına mukabil bir bakıma da Samanyolu içindeki büyük çekim kuvvetine takılı ve onun çekim dairesi içinde dönmektedir. Aslında bizce çok muhteşem görünümlü Samanyolu da böyle bir çekim kuvvetinin tesirinde, o çekim dairesi içinde hareket etmektedir.
مِنْ مِثْلِه ifadesindeki مِثْل kelimesi daha önce de geçtiği üzere benzer, menend, eş demektir.