Ben şahsen İmriü’l-Kays’ın vefatı esnasında söylediği yanık, içten ve insan hissiyatı hesaba katılarak ifade edilmiş sözlerini okurken her zaman heyecanlanırım. Keza A’şâ’nın neşidelerine bakıldığında da hayran olmamak mümkün değildir. Lebid muhteşem ve dev bir şairdir, Kur’ân’ı tanıyınca ona teslim-i silah etmiştir. Hansâ, kardeşi Sahr hakkında o dillere destan mersiyesiyle hakikaten o günün üdebâsını ağlatmış ve parmak ısırtmıştır. Hassan İbn Sabit’in cahiliye devrine ait şiirleri de edebiyat ve belâgat açısından çok muhteşemdir.
İşte böyle edebiyatçıların bu derece saltanat sürdüğü ve o günün insanının fikrine, hayaline, ruhuna hâkim olduğu böyle bir devirde Kur’ân-ı Kerim’in edebi yönüyle meydana çıkması ve bunların hiçbirinden bir itirazın sâdır olmaması fevkalâde önemlidir. Daha sonraki devirlerde bir kısım kendini bilmezlerin cahilane itirazlarının ne önemi olabilir? Vâkıa o dönemde de Müseylime’nin bir iki tane erâcifi olmuştur ama onlar da insanı güldürecek mahiyettedir.[3]
Bundan anlaşılan şudur ki: Devr-i Risalet-penahinin bütün edip ve beliğleri Kur’ân-ı Kerim’in bu noktadaki harikulâde keyfiyetini hep teslim etmişlerdir. Kaldı ki –dikkat edin– Kur’ân-ı Kerim, cahiliye devri şairlerinin kullandığı malzemeyi de hiçbir zaman kullanmamıştır. Bu yönüyle de baştan sona harikulâdedir.