Bir diğer münasebet de şudur: Çeşitli dönemlerde imanın rükünleri içinde insanların en çok şüphe ettikleri, Allah’ın indirdiği kitaplar ve peygamberlik müessesesi olmuştur. Bu açıdan her iki yerde de bu konu “reyb” kelimesiyle ele alınmıştır. Kuran ذٰلِكَ الْكِتَابُ لَا رَيْبَ فِيهِ “İşte Kitap! Şüphe yoktur onda.” diyor. Demek kalblerde, dimağlarda sathilikten ötürü bir tereddüt var ki, o içinde hiçbir şüphe olmadığı hakikatine dikkatleri çekerek bu reybîliği reddediyor. وَإِنْ كُنْتُمْ فِي رَيْبٍ مِمَّا نَزَّلْنَا عَلٰى عَبْدِنَ “Eğer kulumuza indirdiğimiz Kur’ân hakkında şüpheniz varsa...” âyetinde ise o, muhataplarından, onun Allah kelâmı olduğunda herhangi bir şüpheleri varsa, samimi davranıp önyargılarından sıyrılmalarını ve kendi kendine hüccet olabilecek o beyana insaf nazarıyla bakmalarını istiyor.
“Pekâlâ, Kur’ân-ı Kerim’in semavî ve Allah kelâmı olduğunu nasıl anlayacağız?” şeklinde akla gelebilecek bir soruya da Kur’ân’ın cevabı şudur: فَأْتُوا بِسُورَةٍ مِنْ مِثْلِه “Haydi, onun benzeri bir sûre de siz getirin.”
Aslında Kur’ân’a nazire olabilecek bir şeyi getirip ortaya koyma da öyle hemen olacak iş değildir. Malum, hazır bir şey olacak ki getiresiniz. Öyleyse burada tayyedilmiş (zikredilmemiş) hususlar vardır ve onların nazara alınması fevkalâde önemlidir.