Bir meseleyi destanlaştırırken, devrimizin propagandistleri gibi, onu gerçeklerden çok uzaklaştırarak, daha ziyade şiirdeki hava, eda, ton gibi unsurlarla muhatapların ruhunda heyecan uyandırmayı esas alıyorlardı. Onun için de o devir şairinin sıdkla asla alâkası yoktu. Bundan dolayı da serbest hareket ediyorlardı. Hatta duygu ve düşüncelerini çok daha rahat ifade edebilmelerinin arkasında bunun olduğu da söylenebilir.
Kur’ân-ı Kerim ise beyan ettiği her hususla alâkalı söyleyeceğini vâkıa mutabakat içinde söylüyordu. Onda mübâlağa ve mücâzefe yoktu. Böylesine disiplinli ve bağlayıcı kayıtlar içinde edebî ihtişamını muhafaza etme Kur’ân-ı Kerim’e has bir keyfiyettir. Onun için edipler, Lebid ve Hassan İbn Sabit gibi kimselerin şiirlerine baktıkları zaman cahiliye devrine ait olanların daha parlak, İslâm devrine ait olanların daha sönük olduğunu görürler. Zira cahiliye devrinde onlar gayet rahat malzeme kullanma imkânına sahip bulunuyorlardı. Hassan, hiçbir zaman cahiliye devrindeki kadar muhteşem şiir söyleyememişti. Lebid ise buna hiç cesaret edememişti. Vâkıa o, مَا كُنْتُ لِأَقُولَ شِعْرًا بَعْدَ أَنْ عَلَّمَنِيَ اللّٰهُ الْبَقَرَةَ وَاٰلَ عِمْرَانَ “Allah, bana Bakara ve Âl-i İmrân sûrelerini öğrettikten sonra ben şiir söylemeye haya ederim.” demiştir.[4] Ne var ki ortada bir realite de vardır. Zira eğer şiir yazsaydı kat’iyen cahiliye devrindeki limite ulaştıramayacaktı. Bu itibarladır ki, cahiliye devri şairleri, bir bakıma ifadelerinde çok rahat olmalarına mukabil Kur’ân-ı Kerim; yalan, doğru, mücâzefe, mübâlağa yollarından sadece doğru yolunu seçmiş ve böylece her şeyi vâkıa mutabakata bağlamıştı. Mü’min artık mübalağa ve mücâzefede bulunamazdı. Bütün bunlarla beraber Kur’ân ihtişamından hiçbir şey kaybetmemişti. Şairler de bunu görüyorlardı.