Diğer bir husus da, daha başlangıçta Cenab-ı Hakk’ın, insanları imana ve ibadete çağırmasıdır. Tabir-i diğerle tevhid-i ulûhiyete, tevhid-i rubûbiyete davetidir. Birbirinden ayrılmayan, birbirinin lazımı olan hususları vurgulamanın zımnında, iman esaslarından biri olan nübüvvete de bir işaret söz konusudur. Mezkûr hususlar sabit olup da nübüvvetin olmaması düşünülemez. Ayrıca evvelki âyetlerde abd-Mâbud münasebetinin, يَۤا أَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُو âyetinde de ümmet-nübüvvet münasebetinin anlatıldığı söylenebilir. Demek oluyor ki ilk makta’ sayılan sûrenin başından son makta’da ifade edilen hakikatlere kadar her kelime ve cümle fevkalâde bir münasebet içindedir.
Âyette cümlelerin birbiriyle münasebeti de gayet açıktır. Şöyle ki mesela, وَإِنْ كُنْتُمْ فِي رَيْبٍ مِمَّا نَزَّلْنَ bir cümledir. فَأْتُوا بِسُورَةٍ مِنْ مِثْلِه maksadı anlatan ayrı bir cümle. Ama bunlar birbiriyle münasebeti açısından tek bir cümle gibidirler.
Mesela, Kur’ân diyor ki: “Sizi ve sizden evvelkileri yaratan Rabbinize ibadet ediniz.” Buna mukabil, “Kabul ettik, Rabbimiz Allah’tır ama nasıl ibadet edeceğiz?” mukadder sualine cevap olarak Kur’ân daha başta İslâmî esasları zikrederek sualin cevabının o ilâhî program içinde olduğunu vurguluyor. Ardından, “Bu kitabın Allah’tan geldiğini nereden bileceğiz?” sorusuna cevap olarak, “Onun benzerinin getirilememesi size yetmiyor mu?” deniyor. Evet, bu Kur’ân öyle bir kitap ki, bir yönüyle bizim maslahatımızı yani bütün beşerî maslahatları gösteriyor, diğer yönüyle de kendi kendine hüccet oluyor; evet o, hücceti de, delilleri de içinde bir kitab-ı muciz-beyandır.