İçeriğe geç

Burada bir hususa daha dikkatinizi rica edeceğim. Bir kısım edipler, daha sonra Arap dili üzerindeki oyunlarıyla kısmen dili Kur’ân’dan uzaklaştırdılar. Onlar bununla iyi bir şey yaptıklarını sanıyorlardı. Aslında Kur’ân dili, Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) beyanı ve sahabe anlayışı, her şeyin doğru anlaşılmasında çok önemliydi. Binaenaleyh aslında fikren, hayalen o devre gidip Kur’ân’ı, nüzul atmosferinde duymak çok önemliydi. Hazreti Üstad birkaç yerde: “Bir adam,سَبَّحَ لِلهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَاْلأَرْضِ “Gökte ve yerdekiler O’nu (celle celâluhu) tesbih etti/ediyor.” (Hadîd sûresi, 57/1) âyetini okudu. Dedi: ‘Bunun hârika telâkki edilen belâgatını göremiyorum.’” diyor.[6] Sonra; “سَبَّحَ لِلهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَاْلأَرْضِ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ âyetindeki belâgat-ı mâneviyeyi zevk etmek istersen, kendini nur-u Kur’ân’dan evvel o asr-ı cahiliyette, o sahrâ-yı bedeviyette farz et ki, her şey zulmet-i cehil ve gaflet altında, tam bir perde-i cumûd-u tabiata sarılmış olduğu anda Kur’ân’ın lisan-ı mânevisinden سَبَّحَ لِلهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَاْلأَرْضِ gibi âyetleri işit, bak; nasıl ki, o ölmüş veya yatmış olan mevcudat-ı âlem, سَبَّحَ – تُسَبِّحُ sadasıyla, işitenlerin zihninde diriliyor, hüşyar hâle geliyor ve kıyam edip zikrediyorlar.”[7] diyor.

Bundan anlaşılıyor ki, Kur’ân-ı Kerim’in üslubundaki enginliği ve ihtişamı görebilmek için mutlaka ve doğrudan doğruya cahiliye devri ve bedevilik dönemindeki insanların yavaş yavaş zulmeti terk edip nura gelişleri ve vahşetten sıyrılıp Kur’ân’ın getirdiği medeniyet anlayışına intikal edişleri nazar-ı itibara alınmalıdır ki o derinlik tam hissedilebilsin. Böyle bir anlayış içinde bakmayıp da şu bozuk düzen devrin şartları ve hâdiseleri zaviyesinden o mu’ciz beyan ele alınacak olursa tam ve hakkıyla zevk edilemez.

486