Bu husus, cahiliye devri şairleri için de, diğer bütün şairler için de geçerlidir. Buna mukabil, Kur’ân-ı Kerim’in başından sonuna kadar neresine nazar edersek edelim, her kelimesinin siyakıyla-sibakıyla münasebetinde, cezâlet-i beyan itibarıyla lafızlarının birbirine omuz vermesinde, konuları ifade ederken seçilen kelimelerde ve iç musiki adına kelimelerin çıkardığı ses tonu, hava ve edada hep bir ihtişam müşahede eder, bir tesirle heyecanlanır ve âdeta büyüleniriz. Buna mukabil en büyük edipler dahi, bütün edebî güçlerini ortaya koydukları en önemli şaheserlerinin bile ancak bazı bölümlerinde ciddi bir şey ortaya koyabilmektedirler; en dev şairlerin yazdıkları şiirlerin bütün mısralarında aynı ihtişamın korunamadığı bir gerçektir. Hiçbir şeyle kâbil-i kıyas olmayan Kur’ân-ı Kerim’in ise bu mevzuda eşi-menendi yoktur ve daima o muhteşem ifade keyfiyetini muhafaza etmiştir.
Hâmisen; her şair, şiirin bir tarafını tutmuştur. Mesela kimisi lirik tarafı, kimisi hamaset tarafını ve kimisi de millî meseleleri dile getirme tarafını tutmuştur. Cahiliye devrinde de bu böyleydi; mesela İmriü’l-Kays’ın işlediği mevzular kadındır, neş’edir ve attır; A’şâ’nın işlediği mevzular daha ziyade neş’e, keyif ve içkidir; içkiye müptela bir adamdır. Züheyr İbn Ebî Sülmâ’nın işlediği mevzular pek çoğu itibarıyla tergibdir, recâdır. Nâbiğa’nın şiirlerinde ise korku imajı, bedbinlik ve karamsarlık hâkimdir. Bunların her biri, mevzu olarak ele aldığı sahada söz sahibi birer otorite olarak görülmüşlerdir ama sahalarının dışına çıktıklarında sönük birer muma dönmüşlerdir.