İkincisi, Kur’ân-ı Kerim, ileride tafsilen arz edileceği vechile, kevnî, ledünnî, enfüsî mucizelerinin yanında وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُ “Onun yakıtı, çırası insanlar ve taşlardır.” demek suretiyle ayrı bir mucizeye daha dikkat çekmiştir. –Allahu a’lem– buradaki mucize, taşları dahi yakacak veya taşların yakıt olarak kullanılacağı bir ateşten bahsedilmesidir. Esasen cahiliye devrinde taşın yanması, demir madenlerinin şiddetli ateşlerde eritilmesi belki düşünülebilirdi ama, taşın doğrudan doğruya kendisinin vakûd-yakıcı olma meselesi düşünülemezdi. Biz bunu ancak bu çağda anlayabiliyoruz. Şöyle ki, hararet bir seviyeye yükseldikten sonra taş yanma keyfiyetini kaybeder, artık yakıcı bir hâl alır. Yani doğrudan doğruya taş, yakacak hâle gelir.
Diğer bir yönüyle de, kelimenin başındaki harf-i tarifin ahd için olduğu düşünülürse, son zamanlarda zuhur eden kömür ve kükürt gibi belli taşlara işaret de olabilir. İster kükürt, ister kömür, tutuşturucu, yakıcı vazifesi görmedeki malumiyetiyle Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan’ın mucizelerindendir.
Kur’ân’ın kendi ruhu içinde, nazmının inşası, lafızlarının tenâsübü ve o fevkalâde tasvir gücü, açık-kapalı –sahabenin engin anlayışı mahfuz– ilk defa Abdülkâhir Cürcânî, kısmen merhum Sekkâkî, biraz daha derince, onlardan sonra gelen Zemahşerî gibi zatlar tarafından dillendirilmiştir. Bu arada önemli bir dil de Üstad Bediüzzaman Hazretleri olmuştur. Merhum Seyyid Kutup’un tasvir üzerindeki cehdi de oldukça önemlidir. Kur’ân’ın tefsiri içinde behemehal bu meselenin de ele alınması çok önemlidir. Arapça bilmeyen kimseler ilk plânda belki bu zemzeme-i Kur’ân’ı, bu demdeme-i beyanı pek hissetmezler ama üzerinde duruldukça onlar da bir şeyler anlayacaklardır. Bu itibarla da bu, mutlaka âli bir heyet tarafından gerçekleştirilmelidir. Fakir, İşârâtü’l-İ’câz’da üzerinde ısrarla durulan şu hususları da önemli görüyorum: