İçeriğe geç

Sâniyen, “Vahiy böyle gelir miymiş!” şeklinde, vahyin vasfı hakkında tereddüt yaşıyorlardı. Mesela, Resûlullah Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) meleğin gelmesine, vahiy geldiği an fevkalâde tezahürüne, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) fevkalâde bir hâl içinde bulunmasına akıl erdiremiyorlardı ki, bu onların vahyin vasfındaki tereddütleriydi.

Sâlisen, başka âyetlerde de ifade edildiği gibi, bir tereddütleri de vahyin Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) gelmesi hakkındaydı ki, bir çeşit gururla “Ebû Talib’in yetimi” deyip vahyin O’na gelmesini istiğrab ediyorlardı. Hatta “Vahiy gelecekse Taif’te Urve İbn Mesud es-Sekafî’ye, Mekke’de de Velid İbn Muğire’ye gelmeli.” hezeyanı yaşıyorlardı.[1] Bu da Efendimiz’in o mübarek şahsiyetini tanımamaları, vahiy ile Efendimiz’in şahsiyeti arasında bir münasebet kuramamalarından kaynaklanan bir tereddüt idi.

Râbian, böyle metafizik bir hâdiseye inanma onlar gibi maddeci bir toplum için güçtü. Yani inandığımız Allah’tan beşere gelecek vahiy de imkân ve vücûb âleminin birleşik noktası gibi tamamen metafizik bir şeydi; bu, ilmen izahı kâbil bir vaka sayılır mıydı?

Bütün bunların hepsinden kaynaklanan ciddi tereddütleri vardı ve bu ruh hâletiyle onlar Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan hakkında şüphe içindeydiler; Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) nübüvvetini de sindiremeyip inkâra gidiyorlardı.

458