Bunlardan başka, inkârı kâbil olmayan –dindeki adıyla– “mütevatir haber” denen husus da önemli bir bilgi kaynağıdır. Herhangi bir meseleyle alâkalı böyle bir icma ve ittifakla hâsıl olan bilgi, verilen haber, hâsıl olan malumat da yakîn ifade etmektedir. Mesela müşrikler, kırk yaşına kadar Peygamber Efendimiz’i (aleyhissalâtü vesselâm) çok iyi biliyorlardı. Biliyorlardı ki, O’nun o güne kadar, din adına farklı bir iddiada bulunmasına sebebiyet verecek, kendisinden bu tür hususları öğreneceği hiç kimseyle teması olmamıştı. Suriye’ye ticari sefer yapışlarında orada bir iki gün kalmıştı. Yirmi üç senede ceste ceste nâzil olan Kur’ân-ı Kerim’in o iki gün içinde öğrenilmesi mümkün değildi. Kaldı ki Kur’ân-ı Kerim’de öyle konular mevcuttur ki, onların hiçbirini kütüb-ü sâlifede görmek mümkün değildir. Diğer bir iddia da, Kur’ân-ı Kerim’i Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) Ehl-i Kitap’tan bir kölenin talim ettiği şeklindedir ki –bu iddia şimdiki müsteşriklerin de serrişte ettiği bir husustur– Kur’ân-ı Kerim buna karşı: وَلَقَدْ نَعْلَمُ أَنَّهُمْ يَقُولُونَ إِنَّمَا يُعَلِّمُهُ بَشَرٌ لِسَانُ الَّذِي يُلْحِدُونَ إِلَيْهِ أَعْجَمِيٌّ وَهَذَا لِسَانٌ عَرَبِيٌّ مُبِينٌ “Biz onların, Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) hakkında: ‘Mutlaka ona öğreten bir insan vardır!’ dediklerini pek iyi biliyoruz. Hakikatten uzaklaşarak tahminle kendisine yöneldikleri şahsın dili başka (a’cemî)dir, hâlbuki bu Kur’ân, açık bir Arapçadır.” (Nahl sûresi, 16/103) beyan-ı sübhânisiyle meseleyi kesip atmaktadır. Aslında o köle, Arap da değildi, güzel, kusursuz Arapça konuşamıyordu. Aynı zamanda bir insan, kendi karihasıyla böyle şeyleri diyebilecek durumda ise, neden onunla kendisini ifade etmeyip de başkasına öğretsin ki?!