İçeriğe geç

Sâlisen; Kur’ân-ı Kerim, emir-nehiy, va’d-vaîd, Cennet-Cehennem, tevhid-i rubûbiyet ve tevhid-i ulûhiyete ait hakikatler gibi belli sabit hakikatleri işliyordu. Binaenaleyh bu tür meselelerin gerektirdiği ciddiyete münasip düşmeyen ifadeler Kur’ân-ı Kerim’de bulunmayacaktı. Zira bu türlü mevzular ciddiyet ister, net anlaşılmak ister, olumsuz te’villere kapalı olmak ister. Yerinde konunun maddelere ayrılmasını, tasnife, tertibe tâbi tutulmasını ister. İşte Kur’ân-ı Kerim de bunu yapmıştır. Mesela miras hukuku, ukûbat (ceza hukuku) bahisleri ve bazı içtimaî meseleler ifadede netlik ve ciddiyet ister. Kur’ân, bu hususları belli bir ciddiyet çerçevesinde ele alıp bu hassasiyeti muhafaza etmekle beraber edebî ihtişamıyla da hep göz kamaştırıcı olmuştur.

Râbian; en edebî eserlerin dahi bütünü aynı belâğat seviyesine çıkamayabilir. Mesela bu bir şiir ise, bazen sadece birkaç mısrada bir ihtişam müşahede edilir. Bizim felâketli günlerimizin şairi, aruzu çok rahat kullanan, nesir gibi şiir yazan M. Akif’i dahi bu nazarla ele aldığımızda bazen hiçbir edebî değeri olmayan sözler söyler ki, Necip Fazıl’ın onun bu yönlerini ele aldığı bir konferansında şöyle dediğini hatırlıyorum: “Mehmet Akif’in şiir yönü sıfırdır. O, devlere mahsus büyük bir davayı serçe gibi cılız kanatlarıyla üzerine aldı ve damların seviyesine dahi yükselemedi.” M. Akif’in her yerde böyle olduğuna iştirak etmiyorum. Ne var ki böyle olduğu şiirler de az değildir. Aslında o, bütün şiir gücünü kullanmasına rağmen, hatta Mısır’da kaldığı zaman yazdığı şiirleri daha sonra değiştirme lüzumu duymasına ve sönük gördüğü mısraları daha muhteşem mısralarla değiştirmiş olmasına rağmen yine de edebî bir zevkle ele alındığında her mısraında ona yakışan ihtişamı, o parlaklığı görmek mümkün değildir.

472