İçeriğe geç

Allah’a hamd ve şükür etmenin bir bakıma iç içe girdiği ve bir bakıma da birbirinden ayrıldığı noktalar vardır. Şükür, sadık insanların şiarıdır ve buna muvaffak olan insanlar da çok azdır. Allah’ın nimetleri sayısız ve sonsuzdur. Sadi Şirâzî, Gülistan’ında: “Bir insan her nefeste Allah’a karşı iki şükür borçludur.” der. Bir soluk alıp vermede hayatını iki defa bağışlayan Allah’tır. Böyle bir Allah’a elbette dilinle, hâlinle, kalbinle teşekkür etmen icap eder. Bundan dolayı teşekkür çok ağır, teşekküre muvaffak olan da çok azdır. Onun için Kur’ân-ı Kerim: وَقَلِيلٌ مِنْ عِبَادِيَ الشَّكُورِ“Kullarımdan şükreden ne kadar az.”3 diyor. Fakat şükür, sadakat makamıdır. Her hâlükârda Allah’a şükretmek, Allah’a karşı “Minnet ve şükran Sanadır.” demek bu sadakatın nişanıdır.

Hamde gelince; Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem): اَلْحَمْدُ رَأْسُ الشُّكْرِ“Hamd, Allah’a teşekkür etmenin başıdır.”4 buyurmaktadır. Hamd bir bakıma, Allah’tan bize ihsan gelse de, gelmese de kulluğumuzu, aczimizi anlayıp O’na minnet ve şükran hislerimizi ifade etme bakımından ivazsız, garazsız, mukabelesiz, samimî olarak Allah’a teveccühün ifadesi olması itibarıyla şükürden üstündür. Hamd, ihlâs makamında söylenir, hiçbir karşılık beklemeden, hiçbir mukabele görmeden Allah’a karşı kulluğunu idrak edip اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ demek, samimî ve muhlis kimselerin şiarıdır.

Buraya kadar hamdin, şükrün, medhin mânâlarını anlatmaya çalıştık. Şimdi de, hamdin makamını kısa da olsa arz edelim:

b. Hamd Makamı

85