Mü’min işte bu imanı elde edip her şeyi Allah’ın yed-i kudretine verdikten sonra, kâinattaki bütün eşya ile bir münasebet kurar. Artık onun ruhunda vahşet, tiksinti ve ürküntü yoktur. O taş, toprak, kuş, ağaç, hulâsa bütün hayvanat ve bütün nebatatla kardeş olur. Mü’min, kâinata mehd-i uhuvvet (kardeşlik beşiği) nazarıyla bakar. Çünkü her şey “Bir”den gelmiş ve neticede “Bir”e dönecektir.
İnsan, ceset ve şekliyle haşrolacağı âna kadar, ruhuyla Allah’a bağlı kalacaktır. Daha sonra varacağı yerde Mevlâ’sını apaçık görüp mevcudiyetini hissedecektir.
Uhud Savaşı’ndan dönerken Allah Resûlü, başı yarılmış, dişi kırılmış, yaralı bir hâldeydi. Emir dinlemedeki nezaketi o gün için kavrayamamış olan sahabe yüzünden, mutlak bir galibiyetten olunmuştu. Buna rağmen O, bütün varlıkla kurduğu sevgi ve dostluğu perçinleştirircesine: أُحُدٌ جَبَلٌ يُحِبُّنَا وَنُحِبُّهُ“Uhud bir dağdır. O bizi, biz de onu severiz.”23 buyurmuştur. Bu sevgi atmosferi, hata işlemiş sahabe ruhunda öyle bir emniyet hâsıl etmiştir ki, o anda söylenecek başka bir söz belki bu tesiri icra edemezdi. Ancak, biz bu hâdiseyle, meselenin ayrı bir yönüne bakmak istiyoruz. O da, Allah Resûlü’nün eşya ile olan münasebetidir. Sanki o anda Uhud dağı, üzerinde birçok mü’min şehit düştüğünden ve kâinatın yaratılış gayesi olan Nebi’nin dişinin kırılmasından dolayı ürkmüş, irkilmiş vaziyetteydi. Ve işte Allah Resûlü, bu ifadesiyle Uhud’a teselli veriyordu.
Dipnotlar
- 23 Buhârî, zekât 54, cihad 71, 74, enbiyâ 10; Müslim, hac 462, 503, 504.