Hâdiseler, Allah’ın (celle celâluhu) kudret elindedir. İlk hareket ettirici daima Cenâb-ı Hak olduğu gibi, belli bir gayeye doğru bu hareketi devam ettiren de O’dur. Ve eşya, işte bu ilk harekete geçirmeyle kemale doğru sevk edilir. Bir çocuğu ele alacak olursak, onun varlığa ermesine sebep ne sperm, ne de yumurtadır. Önce anne-babayı yaratan, sonra da çocuğu anne karnı gibi üç karanlık içinde geliştiren ancak ve ancak Allah’tır. Çünkü sebeple netice arasında münasebet olması lâzımdır. Yani bir tenasüb-ü illiyet (sebeple neticenin birbirine uygun olması) prensibi vardır ve bunu görmezlikten gelmek kat’iyen doğru değildir.
Bu hükmü şöyle bir misalle açıklayabiliriz: Siz ortada büyük bir âbidenin yapıldığını ve bu âbidenin hemen yanında eli kolu bağlanmış bir çocuğun bulunduğunu görseniz, çocuk “Bunu ben yaptım.” iddiasında bulunsa, elbette siz buna inanmazsınız. Çünkü yapanla-yapılan şey arasında bir uygunluk ve bir münasebet olması gerekirken, burada bu uyum ve münasebet yoktur. Aynen öyle de, ortada her şeyiyle mükemmel âbide-misal bir kâinat durmakta ve bunun etrafında da eli kolu bağlı çocuk hükmünde sebepler bulunmakta. Nasıl ki âbidenin yapılmasını çocuğa veremiyorsak, bu kâinatın yaratılışını da sebeplere veremeyiz. Öyle ise bu kâinatı yaratan, terbiye edip kemale doğru sevk eden ancak Rabbü’l-âlemîn olan Allah’tır. Doğrusu inkârcının Allah’ı inkârda ısrarını anlamak mümkün değil… Hâlbuki serâdan süreyyaya, zeminden göklere, delillerle bezenmiş, süslenmiş, her hâl, her keyfiyet Allah’ın varlığına delâlet etmektedir. Her şey O’na delâlet ettiği hâlde O’nu inkâr etmek ve tanımamak, şaşılacak ve aynı zamanda korkunç bir küfür, korkunç bir başkaldırmadır.