Bu zatlar, Asr-ı Saadet ve Asr-ı Nur’a yakın olmaları sebebiyle, Mir’ât-ı Muhammed’den (sallallâhu aleyhi ve sellem) mütecellî olan envâr ile tenevvür ettiklerinden ve ellerindeki parlak menşûru, gün aydınlığı içinde, karşılaştıkları meselelere tuttuklarından, Kitap ve Sünnet, olduğu gibi onların tefekkür ve düşünce aynalarına aksetmiş ve onlar da çıkarabilecekleri bütün hükümleri bu elverişli ortam ve şartlar altında çıkarmışlardır.
Vâkıa, yer yer biz de Ebû Hanife, Şâfiî, Mâlikî, Sevrî, Evzâî, Zührî gibi insanlar yetiştirebiliriz, diye düşünürüz. -Evet, insan dûn-himmet olmamalı ve hep böyle düşünmelidir.- Ancak, mesele realite planında ve vâkîde hiç de öyle kolay değildir.
Günümüzde bir Ebû Hanife, bir Süfyan b. Uyeyne, bir Sevrî, bir Evzâî, bir İmam Mâlik’in yetişmesi âdeta imkânsızdır. Bu, bir yönüyle onların çok güçlü ve kuvvetli olmalarından, diğer yönüyle de, yine onların Kur’ân ve Sünnet’te mevcut bütün alternatifleri kullanma meleke ve imkânına sahip bulunmalarındandır.
Onlar, Kur’ân ve Sünnet içinden ne kadar mesele çıkarabileceklerse bütününü çıkarmış da sanki kimseye bir şey bırakmamışlar gibidir. “Sanki” diyorum, zira Cenâb-ı Hakk’ın inayet, hikmet ve rahmeti iktiza ederse içimizden yine böyle büyük kabiliyetler çıkartır ve onları da dinine hizmet ettirir. Bu her zaman mümkündür. Ama her mümkün vâki değildir.
Ebû Hanife’nin (radıyallâhu anh), Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) mübarek, nurlu ve bereketli bir tek sözünden üç bine yakın fetva çıkardığı rivayet edilir. Bu, bir mânâda, o sözün içinde ne kadar tevil, tefsir ve alternatif varsa hepsinin kullanılmış olması demektir.