Bu değerlendirme hata değilse bile eksiktir. Zira, esasen o çocuk namazı hiçbir zaman o şahsın ilmihâl kitabına bakıp da öğrenmiş değildir. Belki anne ve babasının davranışları ona tesir etmiştir. Hatta anne ve babanın yana yakıla davranışlarındaki müessiriyettir ki, o çocuğu böyle bir noktaya getirmiştir.
Ramazan günlerini oruçlu geçirmek isteyen yavruyu bu davranışa sevk eden, anne-baba ve yakınlarında gördüğü oruçtur. Akşam babasıyla beraber teravih namazına gider, minnacık ellerini o da aynen babası gibi açar ve dudaklarını kıpırdatarak bir şeyler söylemeye çalışır. Çocuk bütün bu davranışları duyarak, ezberleyerek, kafasını yorarak değil, çevresindeki hayatla bütünleşerek yapmaktadır. Belli bir yaşa gelince de artık bu hayat, bütünüyle onun bizzat kendi hayatı olmuştur.
Şimdi böyle bir vak’aya gözümüzü kapamak suretiyle, meselenin sadece formüllerden ibaret olduğunu söylemek hata değil midir? Evet, bir hayat düşünün ki, akideden ibadete, ibadetten muamelâta kadar her şeyi bizzat Efendimiz talim ve tebliğ etmiş ve bu bizde bir huy, bir ahlâk hâline gelmiştir. Artık bunu dışta aramak nasıl mümkün olabilir ki?
b. İktisadî Anlayışımız Hayatla İç İçedir
Mü’min, devleti adına her türlü fedakârlığa katlanmaya hazır insan demektir. Veya öyle olmalıdır. Meselâ, devlet dış borçlarını ödemekte zorlandığında o, malının kırkta birini değil, belki kırkta otuz dokuzunu hatta hepsini vermeye âmâde bulunmalıdır. Evet, kâmil mü’minin vasfı budur ve tarihimiz bunun canlı misalleriyle doludur.