İçeriğe geç

Zira Kur’ân, hikmetleri tükenme bilmeyen en büyük bir hazine ve en bereketli bir şifa kaynağıdır. Onun için mü’minler, her meselelerinde ona döner ve ona müracaat ederler. Başkaları başka kapılarda dolaşır; dolaşır ve âdeta boş kuyulara, dibi delik kovalar salarlar. Mü’minler ise, ellerindeki irfan kovasını, iman ipine bağlayıp Kur’ân’ın engin okyanusuna salarlar. Bu itibarla da hep irfanla dolar ve maddî-mânevî hayatlarını hep mamur kılarlar. Bu mübarek kaynak şimdiye kadar kendi cemaatini hiç yanıltmamıştır ve yanıltmayacaktır da.

İlk dönem itibarıyla sahabe ona sımsıkı tutunduğu için kemalât-ı insaniyete çıkmış, maddî-mânevî refahın doruğuna ulaşmış ve kendisini cihan hâkimiyetine taşıyacak bir konumu ihraz etmişti.

Daha sonraki devirlerde de o kitap, saygı gördüğü zaman, ona saygı duyanlar, saygı duyulur bir cemaat hâline gelmişlerdi ve onu muhterem kabul edenler muhterem olmuşlardı.

Aksine onu kapının arkasına atıp, ona hakaret edenler ise, imparatorlukların doruğundan, denaetin ve şenaatin bağrına yuvarlanıp derbeder olmuşlardır. Derbederliğin en onulmazını da fikrî hayatlarında yaşamışlardır. Zira bunlar, nasıl bir kuyunun dibine düştüklerini hâlâ idrak etmiş değiller ve yakın zaman içinde de idrak edeceğe benzemiyorlar.

Aslında, ona tutunanın Arş’a çıkacağını bizzat Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) ifade buyuruyor.21 Zira o, Arş’ı ferşe bağlamak üzere gelmiş bir kitaptır. Evet, o, kâinat ve insanı yaratan Allah’ın kelâmıdır. İnsan, abdullahtır. Kâinat, kâinatullahtır. Kur’ân da kitabullahtır. Kâinatla insan münasebetini Allah bu kitapta anlatmıştır.

Evet, Kur’ân-ı Mucizü’l-Beyan, ezelden ebede kadar bütün hakikatleri şerhetmiş; varlığın içyüzünü açıklamış; zât, sıfât, esmâ gibi daire-i ulûhiyete ait en gâmız (sırlı) meseleleri aydınlatmış ve varlığın perde arkası yanlarını apaçık ortaya koymuştur.

201