Zaten aksini düşünmek nasıl mümkün olabilir ki? Semayı ölçüyle vaz’eden, yerle sema arasında münasebet kuran, makro âlemle normo âlemin sultanı sayılan insan arasında ciddî bir alâka vaz’eden, sistemlerde cebrî nizama mukabil insanda her şeyi iradî nizama bağlayan ve bu iradî nizamı Kur’ân’ıyla, peygamberiyle anlatan ancak ve ancak Allah’tır (celle celâluhu).
Evet, Resûl-i Ekrem’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) dudaklarından lâl ü güher gibi şerefsudûr olmuş hiçbir söz boşa gitmemiş, inanan insanların vicdanında mâkes bulmuştur. Hem onlar bu hakikatlere öyle inanmış ve hayata öyle geçirmişlerdir ki, değil emir ve nehiy adına O’nun getirdiği şeyleri kabullenmek veya onlardan kaçınmak, O’nun ağzından atılan tükürüğü dahi yüzlerine, gözlerine sürmüşlerdir. Dolayısıyla denebilir ki, Müslümanların hayat tarzı Hakk’ın nizamının vicdanlarda mâkes bulmasından ibarettir.
Ve işte bu yapılanmadır ki, akidemiz gibi amelimizi, amelimiz gibi muamelâtımızı, iktisadî ve ekonomik yapımızı bizde değişmeyen, köklü bir huy hâline getirmiştir. Böyle olduğu içindir ki, umumî hayatımız, havamız bozulduğunda, Müslümanlığı yaşamaz hâle geliyor ve inanç zaafı içine düşüyoruz.
Bu sebeple, rahatlıkla denebilir ki, ticarî hayattaki zaaf ve çöküşümüz, meseleyi kavrayamayışımızdan kaynaklanmaktadır. Zira o zaman Medine’nin en güçlü tüccarları olan Yahudiler, ilk mü’minler karşısında 1-2 sene içerisinde ticaret yapamaz hâle gelmişlerdi.
Onları sopalarla, kılıçlarla Medine’den kovmamış, ama ticarî hayatta onlara ticaret yaptırmamışlardı. Bu sonucu da, sağlam bir ticarî denge ve düzen kurmalarına borçluydular. Ayrıca Yahudi, Ceziretü’l-Arap’tan ayrılırken orada ticaret yapma imkânı kalmadığı için bir mânâda kendi rızasıyla ayrılmıştı.