İçeriğe geç

Kur’ân, bütün ahkâmıyla bize sarsılmaz bir hayatın teminatını sunmakta, en arızasız, en pürüzsüz bir içtimaîden haber vermektedir. Diğer taraftan, Resûl-i Ekrem de (sallallâhu aleyhi ve sellem) ‘Sünnet’ dediğimiz hayatıyla bu işi pratikleştirmektedir. Sahabe, tâbiîn, tebe-i tâbiîn efendilerimiz de bu meseleleri icmâ ile daha bir pekiştirmişlerdir.

Böylece bizim için başka hiçbir kapıya, hiçbir anlayış ve düşünceye ihtiyaç bırakmayacak şekilde Kur’ân’da sırat-ı müstakîm denen bir şehrâh (ana cadde) ve herkesin yürümesine müsait bir yol meydana gelmiş demektir.

Kur’ân, Arş’ı ferşe, hatta insan vicdan ve ruhuyla Arş-ı Âzam’ı birbirine bağlayan öyle bir ifadeler manzumesidir ki, o, geriye çekilme, bozulma ve pörsüme bilmez. Hiçbir zaman onu değiştirmeye, tebdil ve tağyir etmeye lüzum hâsıl olmaz. O, ezelden geldiği için ebede gidecektir. İnananlar ona sarıldıkları sürece hep zirvelerde dolaşmışlardır. Ondan ellerini gevşetince de gayyalara yuvarlanmışlardır.

Kim kime tâbi olursa olsun ve bütün yedi dünya, yedi düvel duysun ki, biz Arş-ı Âzam’dan gelen o sağlam fermana bağlıyız. Ondan ellerimizi gevşetmediğimiz sürece insaniyetin kemalât arşına çıkacağımıza inancımız tamdır.

Bu kanaatimizi bozacak veya değiştirecek bir faktör de bilmiyoruz. Şu ana kadar böyle bir sebebe şahit olmadık. Bundan sonra da olacağımız kanaatinde değiliz. Aslında, bizde böyle bir kanaat hâsıl eden de yine bizzat Kur’ân’ın kendisidir.

O, bir âyetinde şöyle buyurmaktadır:

حٰمٓ۝وَالْكِتَابِ الْمُبِينِ۝إِنَّا أَنْزَلْنَاهُ فِي لَيْلَةٍ مُبَارَكَةٍ إِنَّا كُنَّا مُنْذِرِينَ۝فِيهَا يُفْرَقُ كُلُّ أَمْرٍ حَكِيمٍ۝أَمْرًا مِنْ عِنْدِنَا إِنَّا كُنَّا مُرْسِلِينَ
199