İçeriğe geç

Sünnet, Kur’ân-ı Kerim’in bizzat Efendimiz tarafından her yönüyle pratiğe dökülmesidir. O, bizler için her zaman dinamik bir başvuru kaynağıdır.

Sünneti kavlî, fiilî ve takrîrî olarak üçe taksim etmek ve konuyu böyle bir şematikle izaha çalışmak yersiz olmasa da yetersizdir. Çünkü Sünnet, Allah Resûlü’nün dünya hatta kâinat sarayında, Cenâb-ı Hakk’ın karşısında arz-ı dîdâr edip temsil ve görünmesinden ibarettir.

Evet, O, en mükemmel ölçüde bir temsile muvaffak olmuş ve Allah karşısında görünmüştür. Aslında O’nun, en mükemmel vaziyetiyle görünmesini Allah istemiştir. Ta ki başkaları da O’ndan ders ve ibret alsın. İşte, bu ders ve ibret alışladır ki Sünnet, mü’minlerin hayatına hayat olmuştur. Bu açıdan da o, en dinamik bir teşrî kaynağıdır.

Biz Müslümanlar, her meselede Sünnet’e başvururuz. Zira onda Kur’ân’ın şerh edildiğini, icmâlinin tafsîl buyrulduğunu görürüz. Ve yine onda, âdeta bir ekran başına oturmuş da, kıyamete kadar gelip geçecek bütün hâdiseleri haber veren Resûl-i Ekrem’in ses ve soluğunu duyar gibi oluruz.

Evet, Allah (celle celâluhu) O’na her şeyi göstermiştir. Sırası gelince de bu hâdiseler, “Dur, ben de görüneyim!” dercesine, O’na inananların gözünün önünde resmigeçide durmuşlardır. Evet, O, ne haber vermişse hepsi çıkmıştır.

Siyer ve meğâzî kitapları bize, Allah Resûlü’nden mervî, istikbale ait yüzlerce haber naklederler. Bunlardan büyük bir ekseriyeti bugüne kadar çıkmış, diğerleri de zaman ve zemin beklemektedirler. Bu haberler arasında öyle sır yüklü olanları vardır ki, biz ancak, onlarla karşılaşınca, kendilerini duyurduklarını anlar ve bütün kalbimizle, “Allah Resûlü doğru söylemiş.” deriz.

203