İçeriğe geç

İslâmî yapı içinde har vurup harman savurma, vurgunculuk yapma, gereksiz istihlâk, israf ve savurganlık yoktur. Bu yapıda her yönüyle iktisat ve tasarruf anlayışı hâkimdir. Zira bu yapıda fert, büyük ölçüde kendi saadetini mesut bir cemaat içinde görür. Cemaati, milleti mesut ise o da mesuttur.

Meselâ, cemaat ve milletin tarlasına yağmur düşmüyorsa, bir kıtlık ve kuraklık söz konusu ise, kendi tarlasına yağmurun düşmesi onu fazla sevindirmez, hatta yerinde mahzun bile edebilir. Bu yapı içinde, başkalarının fabrikasının çarkları çalışmıyorsa, fert kendi fabrikasının çarklarının çalışmasını da fazla düşünmez.

Bu yapılanmada toplum, bir fabrikanın ayrı ayrı çarkları, bir vapurun hademeleri ve bir vücudun ağız, göz, dil, dudak, burun, kulak gibi uzuvları hâlinde çalışır. Her uzuv, her parça, her cüz yerinde diğerinin imdadına koşar ve ona yardımcı olur.

Öyle ise, bu yapıda gereksiz istihlâk olamaz. Lüks hayat ve başkalarını görenek ve tiryakilikle fena bir yaşayışa çekmek asla söz konusu değildir. İslâm’da doğrudan doğruya fıtrattan gelen, tabiata dayalı ve tabiatla beslenen alışkanlıkların dışında, gayri tabiî alışkanlıklar bahis mevzuu değildir.

İnsan, İslâmî çerçevede dünyaya bir mezraa (tarla) ve Esmâ-i İlâhiyenin cilvelerini mütalâa edip çözeceği bir mektep nazarıyla bakar. Ve dünyayı dünya cihetiyle geçiştirmeye çalışır.

O, dünya cihetiyle dünyayı, muvakkaten gölgeleneceği bir ağacın altı ve bir süre durduktan sonra göçüp gideceği, her şeyi ile arkadan gelenlere bırakacağı bir uğrak yeri olarak görür.

Onun asıl vatanına gelince; numunesini burada gördüğümüz, tattığımız fakat doyamadığımız; bildiğimiz fakat, gerçeğine eremediğimiz; idrak ettiğimiz, ancak, iz’anına varamadığımız hakikî hayat, “Asıl hakikî hayat, ahiret hayatıdır. Keşke bilselerdi!”12 âyetiyle anlatılan o müstesna hayattır.

183