İçeriğe geç

İslâm, içtimaîliği önde bir yapıya sahiptir. Her Müslüman da böyle bir yapının temsilcisidir. O, tek başına yaşayamaz. Hele topluma zarar verecek bir yolda asla ve kat’a yürüyemez. Binaenaleyh İslâmî bir sistem içinde olabildiğine fakir, mazlum veya mağdur yoktur ve görülmemiştir. Eğer olmuşsa, bu mazlum ve mağdurlara hep birlikte el uzatılmış, bütün yardımlaşma mekanizmaları harekete geçirilmiş ve böyleleri tez zamanda içinde bulundukları durumdan kurtarılmışlardır. Müslümanlar arasında uzun süreli bir mağdurlar topluluğuna tarih hiçbir zaman şahit olmamıştır.

Aksine, Müslümanlığın hükümfermâ olduğu bazı devirlerde, zekât ve sadaka vermek isteyen kimselerin, zekât ve sadakalarını verecek kimse bulamadıkları da olmuştur. Hâl böyle olunca, İslâm’ın yaşandığı zaman ve zeminlerde ne servet düşmanlığı ne de fakir düşmanlığı asla söz konusu olmamıştır. Tarih buna en doğru şahittir.

Binaenaleyh İslâm, bu yönüyle de içtimaî bir ruh ve öze sahiptir. Bu ruh ve bu hüviyet, bütün ticarî hayatın, belli bir grubun veya şahısların elinde toplanmasına, yani tekelciliğe asla cevaz vermez ve buna müsamaha ile de bakmaz.

O, topyekün topluluğa birden bakar. Topluluğun saadeti içinde ferdin saadetini esas alır. Mesut olmayan bir topluluk içinde, mesut gibi görünen ferdi de mesut saymaz. Eğer böyle bir toplumda fert mesut görünüyorsa, o, İslâmî anlamda bir ruh inceliğine ve iç derinliğine sahip değil demektir. Evet, derbeder ve perişan bir toplum karşısında rahat ve huzur içinde olabilen fert, nasıl İslâmî bir şuura sahip olabilir ki?

4. Fırsat Eşitliği ve Adalet

380