Bir mü’minin bu şekilde başkalarını ticarî sahadan refüze etmeye, saf dışı bırakmaya hakkı yoktur. İslâmî bir ortamda herkes çarşıda, pazarda rahatlıkla ve fırsat eşitliği içinde, adalet ve hakkaniyet gözetilerek muamele görür, Allah korkusuyla hareket eder, Allah’a karşı saygılı olur ve ticaretinde hakkaniyeti gözetir. Aksine, kalblerde Allah korkusu ve ahiret endişesi yoksa hiçbir spekülatif faaliyetin önünü almak ve ticarî hayata âhenk getirmek mümkün değildir.
Israrla üzerinde durulan bir hususa burada yeniden temas etmek gerekiyor: Eğer biz, İslâm gibi en ideal bir sistemi tatbik ederek insanları ona lâyık birer fert olarak yetiştiremezsek hiçbir meseleyi halletmiş olamayız. Sistem ne kadar mükemmel olursa olsun, fertler açısından tatbik edilmiyorsa, o mükemmelliğin pratikte hiçbir faydası yoktur. Onun için teker teker her ferdin ruh ve mânâ yapısını, İslâm’a göre ayarlamak zorundayız.
Ticarî hayat için de durum farklı değildir. Helâl ve haram şuuruna sahip olmayan fert ve toplumlar, İslâm’ın gayr-i ahlâkî kabul ettiği, onun için de şiddetle yasakladığı ticaret şekillerinden nasıl olur da uzak dururlar? Bu, imkânsızdır. Ancak helâl ve haram şuuruna sahip insan ve cemiyetlerdir ki, hiçbir zorlama olmadan, seve seve ve gönül rızasıyla İslâm’ın yasak kabul ettiği şeylere yanaşmaz ve onu işlemekten kaçınırlar.
İşte aşağıda arz edeceğimiz canlı örnek, bunun en çarpıcı ve güzel bir delilidir.