İçeriğe geç

Bu ülkelerden birçok varlıklı insan çocuğunu Türkiye’ye gönderip burada okutmak istiyor. Zira bir dönemde o mağdur memleketlere hep biz baktık. Hindistan’a vapurlarla arpa, buğdayı biz gönderdik. Onlar bunu çok iyi bilirler. Bunu çok iyi bildikleri içindir ki, felaket günlerimizde elbiselerini sattı, bize yardım gönderdiler. Kaderin cilvesi, onların yardımı Rusya eliyle bize intikal ettiği için Rus yardımı zannedildi…

Biz Müslümanlara yardım ettik, Müslümanlar da bize yardım ettiler. Başkaları bize yardım ediyor gibi göründü, kötülük yaptılar. Bir verdi, on aldılar. Yabancı bir ülkeye giderken, kendisini büyüğüm olarak kabul ettiğim bir zat bana dedi ki: “Aslında onlar, iki kahve içmeyi garanti etmeden bir kahve içirmezler.” Bu, haddizatında onların her zamanki ahlâkıdır. İki iyilik görmeden asla bir iyilik yapmazlar.

Bu itibarla bize bir iyilik gelecekse yine kendimizden, yani bir kısım fasl-ı müştereklerle birbirimize bağlı bulunduğumuz topluluklardan gelecektir. Zaten günümüzdeki gelişmeler de hep bu istikamette seyretmektedir. Onlar da şimdilerde bunu anlamış gibi görünüyorlar.

Bir örnek olarak, Abdülhamid devrinde, İstanbul’dan başlayıp Medine’ye kadar varan tren yolu nice sıkıntılar içinde yapılmıştı. Acıdır ki, bu tren yolu şu anda enkaz hâlinde ve ihyâ edilmeyi beklemektedir.

İşin aslı biz hiçbir zaman başkaları gibi onları sömürmedik. Denize arpa-buğday dökmedik, narenciyelerimizi itlaf etmedik. Aksine, feryâd u figâna koştuk. Bu, bizim vicdanımızın emri, imanımızın gereğiydi. Allah böyle emrediyor ve Resûlullah da böyle buyuruyordu:

“Birbirini sevmede, birbirine merhamette, birbirine şefkatte mü’minlerin misali, bir bedenin uzuvlarına benzemektedir. Ondan bir uzuv rahatsız olsa, diğer uzuvların da uykusu kaçar ve ona iştirak ederler.”27

402