Kur’ân-ı Kerim, –yukarıda da ifade edildiği gibi– sadece müttakiler için bir mahz-ı hidayettir; kâfirler için mahz-ı hidayet değildir. Evet, doğru dürüst yaşamayı ondan ilham alan ve ona göre hayatına çeki-düzen veren, derken ahiret hayatı adına da ümitvâr olabilen; böylece dünyevî hayatında huzura eren herkes Kur’ân’ın hidayetinden bir ölçüde istifade etse de, hakiki mânâda bir müttakinin mazhariyetini elde edemez.
Bu itibarla, هُدًى لِلْمُتَّقِينَ “Müttakilere bir mahz-ı hidayettir.” buyrulmakla, müttakilerin hidayeti, kâfirlerin rüşd ve hidayetinden ayrılmış olmaktadır. Mesela, مَنْ يَهْدِي اللّٰهُ فَلَا مُضِلَّ لَهُ وَمَنْ يُضْلِلْ فَلَا هَادِيَ لَهُ “Allah kime hidayet verirse onu doğru yoldan saptıracak, kimi de idlâl ederse onu hidayete sevk edecek yoktur.”[26] beyanındaki “Hâdî=Hidayet edici”, Allah’tır (celle celâluhu) ve buradaki hidayet, kâfirleri dahi içine alan ve bütün insanlar için söz konusu olan bir hidayettir. هُدًى لِلْمُتَّقِينَ âyetindeki hidayet vesilesi ise Kur’ân’dır ve ondan tam istifade de ancak müttakilere mahsustur.