الٓمٓ, kelâm-ı ilâhinin büyüklüğüne bu şekilde delâlet ettikten sonra, hemen ardından gelen ذٰلِكَ الْكِتَابُ bu mânâya cevap vermekte ve o da mazmunuyla Kur’ân’ın ulvî ve muhteşem bir kitap olduğunu gözler önüne sermektedir. Kur’ân-ı Kerim, bu yüceliği ifade ederken, هٰذَا “bu” ism-i işaretini veya هُوَ “o” zamirini değil de, bunların yerine özellikle ذٰلِكَ’yi kullanmıştır. Hâlbuki yerine göre هُوَ’nin ifade ettiği mânâlar çok büyüktür. Çünkü هُوَ “mutlak” mânâda O’na delâlet eder. Fakat bu ifade, هُوَ الْكِتَابُ şeklinde söylendiğinde ذٰلِكَ الْكِتَابُ ile ifade edilen belâgat nükteleri kayboluverir. Zira هُوَ, ıtlaka (herhangi bir kayıt koymayıp genel bırakma) delâlet eder ve Zât-ı Bârî için söz konusudur. Zât-ı Bârî’yi, ism-i hâssı olan lafz-ı celâlesi ile anmadan sonra belki söylenilmesi en mukaddes veya insanın içindeki zulümâtı dağıtıp, O’ndan gelecek nurların kişinin iç dünyasına nüfuz etmesi bakımından en elverişli bir isimdir. Onun için ehl-i tarikat, هُوَ veya يَا هُوَ ifadelerini çok defa vird-i zebân etmiş ve halka-i zikir ve hatme-i hâcegânlarında يَا هُوَ ile yetinmişlerdir. Ne var ki هُوَ, ıtlakıyla Kur’ân-ı Kerim’e de baksa ذٰلِكَ ile anlatılan mânânın enginlik ve ulviyetini ifade edemez. Çünkü ıtlakta ihata edememe vardır. Mutlak ihata edilemez. Hâlbuki Kur’ân, insanlar için nâzil olduğuna göre muhataplarının onu ihata etmeleri lazımdır. Bunun için burada ذٰلِكَ özellikle seçilerek kullanılmıştır.