Bundan başka, Üstad Bediüzzaman’ın da İşârâtü’l-İ’câz’da ifade ettiği gibi,[20] mukattaâtın, bu mübarek sûrelerin başında bulunmasında şöyle bir mânâ da murad olabilir: Bu birbirinden kopuk harflerin mürekkep şeklinde yazılıp da mukattaât olarak sûrelerin başında bulunması, müsemmânın vâhid-i itibarî olup terkib-i mezcî olmadığına delâlet eder. Mesela الٓمٓ, Bakara’nın ismi ise müsemmâsı Bakara; Kur’ân-ı Kerim’in ismi ise müsemmâsı Kur’ân-ı Kerim’dir ve muhteva itibarıyla Kur’ân-ı Kerim, bir vâhid-i itibarîdir. Kur’ân-ı Kerim’in parçalarına birer yıldız kümesi nazarıyla bakılabilir. Onun parçaları arasındaki irtibat, “terkib-i mezcî”de olduğu gibi birbiriyle mânâ bakımından çok alâkaları olmadığı hâlde şöyle böyle bir araya gelmiş de bir bütün oluşturmuş cüzlerin irtibatı değildir. Onlar; bir bütünün, aralarında her yönden çok fâik bir tesânüd, teânuk, tecâvüb bulunan parçaları gibi bir vahdet sergilerler.
الٓمٓ’in, terkibe girmemiş olması itibarıyla i’rabda mahalli yoktur. Çünkü elfâz-ı mevzûanın i’rabda mahallinin olması için terkip içinde yer alması gerekir. Bu harflerin başına ya “Yemin ederim, oku, dinle...” gibi mahzuf bir fiil, ya da “Bu, Elif, Lâm, Mîm’dir” mânâsına ذٰلِكَ veya هٰذَا gibi mahzuf bir mübteda takdir etmek suretiyle, mahzuf fiilin mefûlü veya mahzuf mübtedanın haberi olduğu şeklinde bir takdir söz konusu olabilir. Elif, Lâm, Mîm, mahzuf mübtedanın haberi olarak mütalâa edildiğinde Kur’ân’ın ismi olur. Farklı bir açıdan da ذٰلِكَ الْكِتَابُ ifadesi, الٓمٓ mübtedasının haberi olur ve “Elif, Lâm, Mîm, işte o mukaddes, şanı yüce olan kitaptır.” şeklinde mânâ verilir.