Evet, Nebiler Serveri’nin Kur’ân’la alâkalı herhangi bir şüphe ve tereddüdü olmamıştır. Zira Allah Resûlü, her an لَا رَيْبَ فِيهِ atmosferinde yaşamaktaydı. Yine O (sallallâhu aleyhi ve sellem), kendisine vahyi getiren Cibril’i (aleyhisselâm) görüyor, onun getirdiği vahyi duyuyor, ağzıyla okuyor ve sonra da vahyin geldiği o sıklet ânında dahi kendisine vahyedilen ilâhî mesajı kavrama melekesine sahip bulunuyordu. Zaten O’nun getirdiği hakikatlere bakıldığında selim aklın ve vicdanın reddedeceği hiçbir meselenin olmadığı da açıktır. Ayrıca, Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) nâzil olan hakikatler, sadece O’na değil, kendisinden önce pek çok peygambere de gönderilmiş ve onlar da hayatları boyunca aynı hakikatleri tebliğ etmişlerdi. Aynı zamanda kadimden günümüze kadar gelip geçmiş sayısız ehl-i hakikat de peygamberlerin getirdikleri bu hakikatler üzerinde ittifak etmişlerdir ki, bütün bu irşad erlerinin yalanda ittifak etmeleri mümkün değildir. İşte Cenab-ı Hak, لَا رَيْبَ فِيهِ ifadesiyle, başta bu beyanın ilk muhatabı olan Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) olmak üzere bütün insanlığa Kur’ân-ı Kerim hakkında hiçbir şüphe ve tereddüdün mevzubahis olamayacağını ihtar etmektedir.
* * *
Şimdi geriye dönüp buraya kadar hecelemeye çalıştığımız, kullanılan kelimelerin bir tek hakikat etrafında nasıl birleştiklerini bir kere daha arz edelim: