İçeriğe geç

Esasen burada Cenab-ı Hak اَلْكِتَابُ’ı bir ism-i mevsûl ve ardından gelen bir sıla cümlesiyle اَلَّذِي كَتَبَهُ اللّٰهُ (Allah’a ait olan) gibi bir şekilde tarif veyahut başka bir âyette geçtiği gibi كِتَابٌ مَرْقُومٌ “yazılmış bir kitap” (Mutaffifîn sûresi, 83/9, 20) şeklinde ifade edebilirdi. Fakat öyle değil de, ذٰلِكَ الْكِتَابُ “İşte kitap bu!” şeklinde mutlak olarak zikredilmiştir. Zira bu Kitab’ı tarif edip uzun uzun açıklamaya hiç lüzum yoktur. Şöyle ki, önyargısız bakıldığında insanlar arasında Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) tarife gerek kalmadan tanındığı gibi, اَلْكِتَابُ dendiği zaman da maddî-mânevî hüviyet ve muhtevasındaki büyüklüğüyle bütün kitaplar arasından “Kur’ân” anlaşılmaktadır/anlaşılmıştır.

Bundan başka لَا رَيْبَ فِيهِ cümlesi de Kur’ân-ı Kerim’in büyüklüğüne parmak basmaktadır. Zira bu ifadeyle, o Kitab’ın (Kur’ân) içinde hiçbir şüphe ve tereddüdün olmadığı ve olamayacağı bildirilmektedir. Malumdur ki dış, için zarfıdır. Dolayısıyla mazrufta herhangi bir şüphe ve tereddüt olmayınca zarfta da olmayacaktır. Kur’ân’ın muhtevası, Cenab-ı Hakk’ın kelâm-ı nefsîsidir. Tabir-i diğerle Kur’ân, muhteva itibarıyla Cenab-ı Hakk’a râcidir. Üstad Bediüzzaman’ın da ifade ettiği gibi, Kur’ân’ın arkasında semavî vahiy, önünde ise dünya-ahiret saadeti vardır. Zaten ileride tekrar ele alıp izah etmeye çalışacağımız أُولٰۤئِكَ عَلٰى هُدًى مِنْ رَبِّهِمْ وَأُولٰۤئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ “İşte bunlardır Rabbileri tarafından doğru yola ulaştırılanlar. Ve işte bunlardır felâh bulanlar.” (Bakara sûresi, 2/5) âyetiyle bu hakikate işaret edilmekte ve Kur’ân’ın hidayetine tâbi olanlara iki cihan saadeti vaat edilmektedir.

Buraya kadar yapılan izahlardan anlaşılmaktadır ki, الٓمٓ, ذٰلِكَ الْكِتَابُ ve لَا رَيْبَ فِيهِ ifadelerinin hepsiyle anlatılmak istenen mânâ, o Kitab’ın (Kur’ân’ın) büyüklüğüdür.

* * *

115