Ayrıca burada şöyle bir belâgat nüktesi de söz konusu olabilir: Cibril-i Emin, vahyi, Peygamber Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) Cenab-ı Hakk’ın gözetimi altında ulaştırmaktadır. Aynı zamanda başta Cibril-i Emin’in kendisi olmak üzere, diğer melekler de Nebiler Serveri’ne nâzil olan bu vahye mahkeme-i kübrada şahitlik edeceklerdir. Dolayısıyla Allah Resûlü’ne inzâl buyrulan vahyin içine hiçbir şüphe ve tereddüt giremez ve hiçbir cin ve şeytan da ona kat’iyen hiçbir şey katamazlar. Dolayısıyla bu çerçevedeki ilâhî vahye inanan insanlar da âdeta melekler gibi onda hiçbir şek ve şüphenin olmadığına inanırlar. İşte Kur’ân’ın, ذٰلِكَ kelimesinde ذٰ ile mahsüsü işaret ve iması, hemen ardından ل ile uzaklığı ifade etmesi ve daha sonra da ك hitabı ile yakınlığa delâleti türünden hususlar başlı başına bir mucize gibi görünmekte ve bir kere daha selim fıtratlara هَذَ كَلَامُ اللّٰهِ dedirtmektedir.
Daha sonra ise, الٓمٓ ve ذٰلِكَ ile anlatılan, harf-i tarifle bilinirliğine işaret edilen الْكِتَابُ gelmektedir. Malum olduğu üzere kitaplar, göze bakan yönüyle, daha ziyade hacim ve muhtevalarıyla birbirinden ayrılır. Burada الْكِتَابُ denmesiyle binlerce, milyonlarca kitap içinde mârufiyeti, mutlak bilinirliği ile “İşte kitap budur!” denilebilecek yegâne kitabın “o” olduğu anlaşılmaktadır. Bu sebeple de artık ayrıca onu tarif ve beyana gerek yoktur.