Kur’ân, hem lafız hem de mânâ cihetiyle Allah’a aittir. Allah’ın kelâm sıfatı, O’nun Zâtı ile kaim bir mânâdır. Hâlbuki mânâ ne yazılır ne de okunur. Yazılıp okunması için nazma dökülmesi gerekir. Yazılıp okunmayana kitap da denilemez. Öte yandan, “Kur’ân-ı Kerim, sadece lafız itibarıyla kelâm-ı ilâhidir.” görüşü de yanlış bir anlayıştır. Zira Kur’ân-ı Kerim, sadece kuru bir lafızdan ibaret değildir. Onun lafzıyla birlikte bir de muhtevası vardır. Binaenaleyh o, hem lafzı hem de mânâsı itibarıyla kelâm-ı ilâhidir. Bu mesele Kelâm kitaplarında “Kelâm-ı ilâhî, kelâm-ı nefsîdir.” şeklinde izah edilmiştir. Kelâm-ı nefsî, Cenab-ı Hakk’ın lafız, harf ve ses olmayan zatî kelâmıdır ve ezelîdir. Kur’ân’ın ezeliyetiyle ilgili tarih içerisinde ifrat ve tefrit denebilecek bazı anlayışlar olmuşsa da, her meselede olduğu gibi Ehl-i Sünnet ulemasının ekserisi hep sırat-ı müstakimi göstermişlerdir.
لَا رَيْبَ فِيهِ ifadesinde لَا, “nâfiye li’l-cins” yani bir cinsin bütün efradından bir hükmü nefiy için kullanılan bir edattır. Yani لَا رَيْبَ فِيهِ şüphenin her türlüsünü nefiy mânâsına olur ki, “Ne kadar şüphe cinsi varsa hiçbiri Kur’ân-ı Kerim için vâki ve vârid değildir.” anlamına gelir.
Evet, لَا رَيْبَ فِيهِ, şüphe adına her şeyi reddetmektedir. Zira Kur’ân’ın nâzil olduğu devirde cihanın her yanında korkunç bir şüphecilik hükümfermâ idi. Menşei ve çıkış yeri Batı olsa da o günkü septistler, âdeta bütün insanlığın efkârına hâkim olmuşlardı. Öyle ki şüphecilik; ilim, fikir, amel ve ahlâk olmak üzere hayatın hemen her alanına yayılmıştı.
İlimde şüphecilik, ilmî realiteler görmezlikten gelinip; her şeyle alâkalı “şu da olabilir.. bu da olabilir” şeklinde demagojilere girme;