İçeriğe geç

Tefekkürde şüphecilik, âfâkî ve enfüsî düşünceyle bir yere varılamayacağı iddiasında bulunma;

Amel ve ahlâkta şüphecilik ise “Buraya kadar şu şekilde bir yol takip ettik, faydasını göremedik. Bundan sonra yapacağımız şeylerin neye yarayacağını bilemiyoruz..” gibi mülâhazalarla yol ve yöntem değiştirip durma türünden şeylerdir.

Evet, işte bütün bunlar fıtrata ters olup, ahlâkta telafisi zor yaralar açan problemlerdir. Bu düşüncelerin bir yansıması olarak, bir kısım kimselerin yazdıkları, zamanın değişmesiyle akide, amel, muamelât, ahlâk ve dünya görüşündeki değişikliklere göre kaleme alınan kitaplar ciddi bir şekilde incelendiğinde, bunların lebâleb tereddüt ve şüphelerle dolu olduğu görülecektir. Dahası en rasyonalist görünen yazarların dahi, sofistlerin ve septistlerin fikirlerinden etkilendikleri ve kendi eserlerinde kendileriyle çelişkiye düştükleri müşâhede edilecektir.

Kur’ân-ı Kerim ise baştan sona bütün âyetleri itibarıyla tutarlı, şüphe ve tereddütten tamamen uzak bir beyan abidesidir. Mesela Kur’ân-ı Kerim, Allah’ın birliği, meleklerin ve haşrin varlığı... gibi akideyle alâkalı meselelerin hiçbirisinde şüphe ve tereddüde mahal bırakmamış ve ele aldığı bu meseleleri dosdoğru ve tereddütsüz bir şekilde ortaya koymuştur. Keza o Kitab-ı Kerim, Allah’ın (celle celâluhu) insanın mâbudu, kulun da Allah’ın abdi olduğunu ve mâbuduna her zaman kullukta bulunması gerektiğini hiçbir tereddüde mahal bırakmayacak bir ciddiyetle anlatır.

O Zikr-i Mübin’in ciddiyetle üzerinde durduğu mevzulardan biri de ahlâktır. Akide ve amelde şüphecilik olursa ahlâkta istikamet ve istikrarın olamayacağı açıktır. Evet Kur’ân-ı Kerim’in, insanların Allah’a karşı olan vazifeleri, nefislerine ve yakınlarına karşı muameleleri, mükemmel bir aile kurup evlatlarını en güzel şekilde yetiştirmeleri gibi ahlâkî konularda ortaya koyduğu esaslarda, olabildiğine açık, evrensel ve sabit prensipler ihtiva etmektedir.

105