Malum olduğu üzere ilmin kaynakları, “havâss-ı selime, akıl ve haber-i mütevatir (yalan üzerinde ittifakları imkânsız olan bir topluluğa dayanan haber)” olmak üzere üçtür. Bir şahsın sahip olduğu bilgilerin şüphe ve tereddütten uzak ve doğru olması için her şeyden önce o şahsın “havâss-ı selime” denilen sağlam duyularının olması, bu duyularla aldığı malumatı, aklın muhakeme imbiklerinden geçirmesi ve daha sonra da onu dinî ve aklî temel disiplinlerle test etmesi gerekmektedir. İşte bu şekilde oluşan bilgi, yani mükemmel muhakemesi olan, aklî kıstaslarla meseleyi ele alan ve iç-dış ihsaslarından geçirdiği şeyleri ele alıp değerlendiren, bunlarla beraber haber verdiği meseleleri ötelerle irtibatlandıran bir zatın şüpheye açık olması asla söz konusu değildir.
İşte bu mânâda Cenab-ı Hak, Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) hitaben, لَا رَيْبَ فِيهِ, yani âdeta, “Senin içinde, Sana nâzil olan Kur’ân-ı Kerim hakkında herhangi bir şüphe ve tereddüt bahis mevzuu değildir. Öyleyse münkirlerin Kur’ân hakkında ortaya attıkları şüphe ve tereddütler Seni mahzun etmesin!” demektedir.