Yine bir gün karşısında titreyen adama baktı ve şöyle buyurdu: “Kardeşim titreme! Ben de senin gibi kuru ekmek yiyen bir kadının çocuğuyum…”9
Melek geldi ve sordu: “Kul peygamber mi, melik peygamber mi olmak istersin?” Cibril kulağına fısıldadı: “Rabbine karşı mütevazi ol!” Ve, Allah Resûlü cevap verdi: “Bir gün aç yatıp tazarru eden, diğer gün tok olup şükreden bir kul peygamber olmak isterim…”10
Bütün bunlar olurken, dünyanın dört bir yanından gelen ganimet ve hediyeler O’nun ayaklarının altına seriliyordu. Fakat O, şahsı adına bunların bir zerresinden bile istifadeyi düşünmüyor, gelenlerin hepsini ashabına dağıtıyordu. O’nun bu tavrı; bütün bir hayat boyu hiç mi hiç değişmemişti. Daha ne diyeyim, Mekke fethinde başını o kadar eğmişti ki, Arş’a değen baş, orada semerin kaşına değecek kadar eğilmişti…11
Sa’d b. Muaz (radıyallâhu anh) gelirken, yanındakilere: “Efendiniz için ayağa kalkın!”12 diyordu. Hâlbuki sahabe ne zaman O’nu görse ve ayağa kalksa: “Acemler gibi ayağa kalkmayın!”13 hitabıyla karşılık veriyordu.
Miraç esnasında bütün peygamberlere imam olmuş ve onlara namaz kıldırmıştı.14 Ancak bu mazhariyet, O’nu yine değiştirmemiş.. ve: “Beni, Musa b. İmrân’a (aleyhisselâm) tafdîl etmeyin!”15 demişti. Ve bir başka seferinde de: “Beni, Yunus b. Mettâ’ya (aleyhisselâm) tafdîl etmeyin!”16 diyecekti…
Gayb âlemine ait perdeler, nice kere O’nun gözünün önünden kalkmış ve O verâların verâsını müşâhede etmişti. Ancak Hz. Âişe’nin (radıyallâhu anhâ) odasında ilâhî söyleyen cariyeler: “Bizim aramızda öyle bir Nebi var ki, yarın ne olacağını bilir.” dediklerini duyunca, onları derhal susturmuş: “İlle de bir şey söyleyecekseniz, doğruyu söyleyin!”17 buyurmuştu.