İçeriğe geç

İslâm’ı tebliğ, O’nun varlık gayesi olmuştu. O, âdeta, ne dünya ne de ukbâ endişesi taşımıyordu. Cennetleri seyretme, kâb-ı kavseyne ulaşma dahi O’na vazife mesuliyetini unutturmamıştı. Yıldızların kaldırım taşı gibi ayağının altına serildiği o yerlerden, çile ve mihnet dolu bu dünyaya dönmüş ve bizimle olmuştu. Çünkü, O, mesuliyetini vücudunun bütün zerreleriyle duyan, hisseden bir insandı. O’nda öyle bir mesuliyet anlayışı vardı ki, insan olmanın yüklediği mesuliyetin ağırlığıyla her zaman inim inimdi.

Sözü uzatmaya ne hacet! O daha henüz bezleri arasında bir çocukken “Ümmetî, ümmetî!” diyecek kadar kendi vazifesine göre programlanmış bir insandır. O’nun mahşerdeki iki büklüm hâli de bu sorumluluğun bir uzantısı. Zaten böyle bir mesuliyeti yüklenmeye O’ndan başka kim tâkat getirebilirdi ki! O, ilk insandan son insana kadar âdeta bütün insanlığın mesuliyetini yüklenmiş gibi idi.

Allah Resûlü, zaman ve mekânın dar buudlarını aşan bir görüş ve firasete sahipti. Bu da bir şey mi? O’nun bakışları her zaman ebedî âlemin yamaçlarını seyrediyordu. Daha dünyada iken Cennet’i, Cehennem’i, Sırat’ı ve Mahşer’i bütün teferruatıyla anlatan O değil miydi? Görüyor ve gördüklerini söylüyordu. Ayrıca, O’nun sıdkını konu edindiğimiz yerde de ısrarla üzerinde durduğumuz gibi, istikbale ait söylediklerinin hiçbiri, O’nu, sözlerinde yalancı çıkarmamıştı. O ne dediyse vakti ve saati geldikçe hepsi zuhur etmiş bir kısmı da zuhur etmeyi bekliyordu.

O’nun ileri görüşlü oluşunu anlatma bakımından Hudeybiye çok mühimdir. Ve biz bu hususa yukarıda tafsilâtıyla yer verdik zannediyorum.

3. Değişmeyen İnsan

305