İçeriğe geç

Evet, Müslümanların kendi inandıkları inanç esaslarına taban tabana zıt ortaya koydukları hareket ve tavırlar, bu dünyada bir kısım kimselerin Müslümanlığa karşı müstenkif kalmalarına sebebiyet vermektedir. Allah’ın, bir mü’minin, ferdî olsa bile kâfirin sultası altında yaşamasına razı olmadığını Kur’ân beyan etmektedir.12 Ne var ki işte bu hâl ve tavırlar, Müslümanları, topyekün dünyada başkalarının sultası altında yaşamaya mahkûm etmiştir.

Netice itibarıyla âyât-ı tekviniyenin prensiplerini bilmemek ve o prensiplere riayet etmeyip onlara karşı alâkasız kalmak, dinin prensiplerine karşı bakış açısını da bulandırmıştır. Dolayısıyla bunun ahirette de cezası vardır. Zira Allah, bu kâinat kitabını abes olarak yaratmamıştır. Kur’ân-ı Kerim, o kitabın tercümesi, peygamberler de o kitabın en müdakkik tercümanlarıdır. Bu iki kitap arasındaki uygunluk ve mutabakat yakalandığı zaman, gerçek Müslümanlık da yakalanmış olacaktır. Bize düşen vazife de “Kitab-ı kebir-i kâinat”la o kitabın tercüme-i ezeliyesi olan Kur’ân arasında nurdan bir koridor açıp bu iki kitap arasındaki irtibatı bir kere daha ortaya çıkarmaktır.

Alıcı-Verici Münasebeti

Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), yeryüzünde gelip geçmiş ve bundan sonra da gelecek insanlar içinde falso görmeyen ve fiyasko yaşamayan yegane insandır. Çünkü Allah (celle celâluhu), insanlığa “insan-ı kâmil” olma yolunu açan İnsanlığın İftihar Tablosu için, “insan-ı ekmel” olmaya mâni olabilecek hâdiseleri daha tasarıda iken bertaraf etmiş, O’nu hep hayra yönlendirmiş ve O da hep “insan-ı ekmel” olma keyfiyetini sergilemiştir. Eğer böyle olmasaydı, O’nun açmış olduğu bu kutlu yolda, kemale giden ümmeti birtakım arızalar yaşardı. Bu sebeple evvelâ, Peygamber Efendimiz’in vazife ve misyonu adına falso ve fiyaskonun rüyasının dahi yaşanmadığını bir kere daha vicdanlarımızda tespit etmemiz lâzım geldiğine inanıyorum.

71