Aynı durum Hz. Ömer dönemi için de her zaman söylenebilir. O, kendi yakınlarından biri bir şey istediğinde: “Hayır Allah Resûlü’nün huzurunda, falanı öyle bir savaşırken gördüm ki, evlâdım, onu bırakıp da bunu sana veremem.” derdi. Ve Hz. Ömer’in sokakta torununu tanıyamaması da bu hususta önemli bir ipucudur. Hz. Ebû Bekir de takva hususunda aynı hassasiyet içinde idi… İlk altı-yedi sene Hz. Osman da hep öyle davrandı. Hz. Ali de öyle hareket etmişti ama, onun zamanında iş şirazeden çıkmıştı.. ve ona diğerleri ölçüsünde kendini ifade edebilme imkânı kalmamıştı.33
Bütün bunlarla beraber, Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer bizim için çok önemli örneklerdir. Bugün de “din-i mübîn-i İslâm”ı gerçek mânâda temsil etmeyi düşünüyorsak, kendi yakınlarımızı değil; Allah’a yakın olanları tutmalıyız ki Hak da bizi tutsun. Yoksa yakınlarımızı kayırdığımız; kardeşime iş, akrabama iş dediğimiz takdirde, halkın genel teveccühünü kaybederiz.
Bu arada, kardeşlerimin fakir kalması için dua ettiğimi de size söylemeliyim. Tabiî, böyle bir hassasiyetin yorumlanmasını anlayışınıza havale ediyorum. İstemediğim hâlde, eğer fakire bırakılan hediyeleri yakınlarıma verseydim, onunla süpermarket açarlardı. Ben, bu yollarla değil, Allah’ın onlara meşru yoldan bile bir şey vermesini istemiyorum; çünkü Müslümanın en büyük sermayesi, itibarıdır. Eski yıllarda bazı dostlarım önemli yerlere gelmişlerdi. Bu sebeple ben, Kestanepazarı’ndayken âdeta hiçbir Erzurumlunun selâmını dahi almazdım. Bir gün liyakati de olan birisi geldi ağladı ve “Benim bütün suçum Erzurumlu olmak mı?” diyerek bana sitem etti.
Eğer insanımızın sizi kabul etmesini istiyorsanız, sırtınızı ne hemşeri ne de akrabaya vermelisiniz. Bu millete güvenmeli, sevmek istiyorsanız bu milleti sevmelisiniz.
Ölen Duygular Canlandırılabilir mi?
Dipnotlar
- 33 Bkz.: İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-kübrâ 3/297, 4/70.