Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu noktada ilk akla gelen uygulaması, Muaz İbn Cebel’i (radıyallâhu anh) Yemen’e gönderirken diğer vazifeleri yanında, ondan zekât toplama işlerini de deruhte etmesini istemesidir.353 Zekâtlarını toplamak üzere kabilelere memurlar gönderip geri geldiklerinde onlardan hesap istemesi, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem), zekâtın devlet eliyle toplandığını gösteren uygulamaları olarak gösterilebilir.354
Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), bir yandan vazifelendirdiği memurlara ikazlarda bulunarak onları haksızlık ve zulüm gibi davranışlardan menederken, diğer tarafta da zekât verme konumundaki mükelleflere hatırlatmalar yaparak, zekât memurlarına iyi davranmalarını emretmiştir. Mesela Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) zekât memuru olarak vazifelendirdiği kimseye, إِيَّاكَ وَكَرَائِمَ أَمْوَالِهِمْ“İnsanların mallarının en iyilerini almaktan sakın.”355 derken; zekât mükelleflerine de, أَرْضُوا مُصَدِّقِيكُمْ “Zekât memurlarınızı razı ederek gönderiniz.”,356 (başka bir lafızla) إِذَا أَتَاكُمُ الْمُصَدِّقُ فَلْيَصْدُرْ عَنْكُمْ وَهُوَ عَنْكُمْ رَاضٍ “Size zekât memuru geldiğinde, sizden razı bir şekilde yanınızdan ayrılsın.”357 ikazını yaptığını görmekteyiz. Dolayısıyla her alanda olduğu gibi bu mevzuda da, İslâm’ın ortaya koyduğu denge ve itidale şahit olmaktayız.
Evet, zekât memuru, kendi işlerini bir kenara bırakıp devlet adına belde belde dolaşarak, vaktinin neredeyse tamamını bu işe hasreden kişidir. Dolayısıyla maişetini temin adına onun da bir maaşa ihtiyacı vardır. Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) ifadeleriyle, العَامِلُ عَلَى الصَّدَقَةِ بِالحَقِّ كَالغَازِي فِي سَبِيلِ اللّٰهِ حَتَّى يَرْجِعَ إِلَى بَيْتِهِ“Adaletli bir şekilde zekât toplayan kimse, evine döneceği âna kadar Allah yolundaki gazi gibidir.”358