Âyette kullanılan ifadeleri ayrı ayrı değerlendirdiğimizde, zikredilen sekiz sınıfın, bu vasıfları haiz oldukları sürece, âdeta bir işyerine ortak olan kimseler gibi zekâttan hisse alacaklarını anlıyoruz. Mesela fakir, fakir kaldığı müddetçe payı hep ayrılacak ve kendisine zekât verilecektir. Bir zengin vermezse bir başkası verecek, o da vermezse devlet elinden tutacak ve Allah’ın “ver” dediği bu sınıfa mutlaka bir yolla para aktarılacaktır. Aksi hâlde birileri fakr u zarureti içinde kıvranırken toplumun başka kesimleri bundan habersiz bir şekilde hayatlarını sürdürecektir. Ama zamanla bu sıkıntı, yalnız fakirin sıkıntısı olarak da kalmayacak, yılların ihmaliyle biriken kin ve gayz yüklü bulutlar, bir gün o cemiyetin üzerine boşalacak, dolayısıyla ne zengin, elindeki imkânı kullanırken rahat nefes alabilecek ne de devlet aradığı huzura kavuşabilecektir.
2. Miskinler
Kendilerine zekât verilmesi gereken ikinci grup kimseleri Kur’ân, miskinler olarak bildirmektedir. Yukarıda değindiğimiz üzere ulemanın bir kısmına göre miskin, fakr u zaruret itibarıyla hâlini gizleme sınırlarını aşmış ve durumunu etrafındakilere hissettirerek ihtiyaçlarını giderme durumundaki insanlardır. Yalnız bir yanlış anlamanın önüne geçme adına, âyette kullanılan “miskin” kelimesinin, Türkçemizde aldığı mânâ itibarıyla “tembel, uyuşuk” anlamına gelmediğini de hatırlatıp geçelim.
Bu tip insanların, çoğu zaman hâli, evlerindeki feryatlardan, kapı önlerinde tekeffüf ve el açmalarından, evlad ü iyalinin perişaniyetinden dışarıya sızar ve böylelikle, toplum içinde bir düşkün olduğunu etrafa hissettirir. Zaten Kur’ân’ın, مِسْكِينًا ذَا مَتْرَبَةٍ“Yatağı toprak olan miskin”352 tabirini kullanmak suretiyle aynı zamanda miskinin içinde bulunduğu durumu da ifade ettiğini görmekteyiz.