Hazreti Ömer kâğıdı aldı, bir kâğıda bir de gelenlere baktı. Bu esnada aklından geçenlerin mahiyetini tam tasvir etmek mümkün değildir. Sonradan gelişen olaylara bakılırsa, büyük ihtimalle, artık İslâm’ın izzet kazandığını ve küfrün burnunun kırıldığını düşünüyordu. Zira artık mesele o kerteye gelmişti ki, bu noktadan sonra zamana İslâm imzasını basacak ve mührünü vuracaktı. Binaenaleyh artık, filana falana mümaşaat etmeye ihtiyaç kalmamıştı. İslâm, artık kendi ayakları üzerinde payandasız duruyordu.
Zaten âyetteki ifade de, bunlara zekât verme işini, bir illete365 bağlayarak anlatıyordu. Yani cemiyette kalbi ısınacak kimseler varsa ve buna da maslahat açısından ihtiyaç duyuluyorsa onlara zekâttan pay, bu maslahatı gerçekleştirmeye matuf olarak verilecekti.
O gün için genel güvenliğin temin edildiğini düşünen Hazreti Ömer (radıyallâhu anh) onlardan aldığı kâğıdı yırtıverdi. Ardından da, “Öyle şey olmaz, gidin çalışın, ihtiyacınız olmayan, hakkınız da olmayan bir parayı size vermem. Size verildiği dönemde İslâm, kendi ayakları üstünde değildi, onun için veriliyordu. Bugün için artık o azizdir.” dedi.
Beklemedikleri bir muamele ile karşılaşan bu kimseler, hemen Ebû Bekir’in (radıyallâhu anh) kapısına geldiler ve “Halife sen misin, Ömer mi? Sen imzalıyorsun Ömer yırtıyor.” dediler. Hazreti Ebû Bekir (radıyallâhu anh), “Eğer isteseydi, halife o olurdu.” cevabını verdi ve o büyük insan, kâmetini aksettiren o büyük sözlerinden birini daha serdederek, hazır yemeye alışan güruhun cevabını, hem de veciz bir şekilde vermiş oldu.366