Kur’ân’ın وَالْغَارِمِينَ şeklindeki emri de bunu ifade etmektedir. Ebû Said el-Hudrî’nin (radıyallâhu anh) anlattığına göre Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) döneminde bir sahabî, satın aldığı meyveleri âfet vurması neticesinde zarara uğramış, durumu öğrenen Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Ona tasaddukta bulunun.” buyurmuştur. Bunun üzerine insanlar tasaddukta bulunmuş, ancak toplanan miktar, borcu ödemeye kafi gelmeyince Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) alacaklılara, “Burada bulduğunuzu alın.” demekle, alacaklılardan da fedakârlık yapıp alacaklarını hafifletmelerini istemiştir 370
Burada ilave etmekte fayda gördüğüm bir mesele de, borçlanmanın, zekâttan kaçma veya zekât alma düşüncesi ile yapılmaması gerektiğidir. Zira böyle bir hareket, bir nevi –hâşâ– Allah’ı ve Müslümanları aldatmaya çalışmadır ve buğz-u ilâhîye sebebiyet vermesinden korkulur. Bu noktada dinin zekât verilmesini emrettiği borçlular, hırslarının altında kalıp hüsrana uğrayanlar değil, hesabı-kitabıyla yoluna devam ederken, işleri plânladığı gibi gitmeyen mağdur insanlardır.
7. Fî Sebilillâh
Kelimenin çağrışımlarının da hatırlattığı gibi fî sebilillâh, yeri gelince kendi şahsî işlerini bir kenara bırakıp Allah yolunda koşturmaya azmetme mânâsını ifade eden bir tabirdir. Zekât verilecek sınıflardan birini anlatan bu ifadede, İslam uleması, öteden beri ilk plânda, Allah yolunda cihad, ikinci olarak da hac farizasını yerine getirmek isteyip de bunlara gücü yetmeyenlere maddî destek olma mânâsını öncelikli olarak değerlendirmişlerdir. Bunun içindir ki kendilerine zekâttan hisse verilecek bu zümre öteden beri âdeta mücahitlerle özdeşleşmiştir.